4 Mayıs 2020 Pazartesi

sergüzeşt *

O devirde … .. Boğaziçi’nin, bir kıyısından diğer kıyısına geçmek yasaklanmıştı. Oysa o kıyılar, bazen cennetten bir görüntüye benzeyen Boğaziçi’ne hayalin damlası için çiçeklerden yapılmış dünyanın en yumuşak yastığıydı.

O zamanki hâlimi tasavvur için otuz beş yıl önce şöyle birkaç söz söylemiştim.

“İntizara kalmadı bak iktidar

Köşe-i uzlette oldum ihtiyar

İntizarım hep vatan ikbalidir,

Kaldı ki bir düşman eline tarumar

Bu vatanda gördüğüm her gün benim,

Ah ve efgan ile hâl-i ihtihzar

Karşı durdum lütfuna, tehdidine 

Merlikte işte ettim iştiha”

… ..  Celâl Bey, kardeşi Tesliye, kendisinin dadısı olan bu yaşlı Fransız hanım, Türkçe olarak: “Bakalım, kısmet… yavaş yavaş.” Gibi bir iki kelimeden başka bir şey bilmez; fakat misyonerlerin Protestanlığı yaymak için gösterdikleri kadar bir tutuculukla kendi milletinin dilini herkese öğretmek isterdi.

“Volter’in Hugo’nun Jan Jak Russo’nun dilini insanlık âlemi öğrenmek zorundadır derdi.” Türkçe’nin kendine

özgü edebiyatının olduğunu işittiğinde tamamıyla inanmamışsa da yine şaşırmıştı. İstanbul’a ilk geldiği günlerde, sofrada dil konusu geçerken:

“Türkçe, Bizanslıların söylediği dilden kopyalanmıştır.” Deyip de çevresindekilerin güldüklerini görerek: “Yoksa Mısır’da, şimdi söylenen Arapçadan mı?” sorusundan sonra öfkelenerek: “Bilinmez ki! Doğu’da her gerçek, kadınlar gibi gizli” derdi. Londra’dan söz açıldığında, yanı başında Paris varken, yılın büyük bir kısmını sisler, dumanlarla kuşatılmış bu ülkede, karanlık içinde geçirenlere şaşırır ve kendisinin dadılık göreviyle Londra’da geçirdiği kış mevsiminin  bir Pazar gününe sözü getirmekle: “Büyük b ir şehrin üzerine göçüp de damlara bir kara bulutun karanlığı altında kalan sokaklardan kimse geçmez ki Kiliseden başka açık bir yer bulunmaz.

Dört milyon halkı olan bir şehrin hiç beklenmedik anda birden bire öldüğünü görmek isterseniz, bir Pazar gününde Londra’ya gidiniz. Bir karanlık duman içinde bir hayal gibi sessiz ve seyrek olarak geçenler o büyük parklara giderek hiç durmaksızın yağan yağmurun altında ölümden söz eden vaazlarını dinleyip de sokağın bir ucundan öbür yanına gidinceye kadar İngiliz hastalığı olan kara sevdaya uğramamak mümkün  müdür?” sorusun çok söylemek ve söylediği sözlerde seyrek olmayarak zekâ ve düzgün söyleyiş göstermek gibi Fransızlara özgü bir tavırla anlatırdı.

Hangi gün gözlüğünü takarak bir Fransız gazetesi okusa, eski diplomatların millet meclisinde söylevlerini andırır bir büyüklük tavrı ve heybetle:

“Çok sürmez. Önümüzdeki baharda, Almanlara savaş ilanı kesindir! Veya ne zaman biri, “Bugünkü olayları işittin mi?” dese, “Nedir? Fransa, Almanya’ya savaş mı ilan etti?” diye sorardı. Ev halkı tarafından Dilber’e ders vermesi kendisinden rica edilmişti.

Dilber, bu evde mutluydu... .. 

*sergüzeşt & Samipaşazâde Sezâi

İlk basım 1889


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder