28 Kasım 2014 Cuma

Kılıç Yarası Gibi – Ahmet Altan

Osmanlının son tarihini anlatan romana günümüzden baktığınızda bugünü de görebiliyorsunuz. Sürükleyici. Bazı bölümlerde cinsellik sınırları zorlanmış. Kitap 344 sayfa. Yakın tarihimizden aşina olduğumuz olaylara yakından bakma fırsatı buluyoruz. Devamında yazarın “İsyan
 Günlerinde Aşk” romanını da okumaya karar verebilirsiniz. Kitaptan kısa alıntılar ve
değerlendirmeleri  aşağıda paylaşmaya çalışacağım.
Alıntılar ve değerlendirme
Kitabın satırlarını dolaşırken bir yandan tarihteki olayları hatırlamaya çalışabilirsiniz, diğer yandan sanki güncel haberleri okumakta olduğunuzu düşünebilirsiniz.
Hayatı boyunca hep iktidardaki gücün bir parçası olmuş her insan gibi bir gün bir şeylerin değişebileceğini hiç düşünmemiş, gelecekten hiç kuşkuya düşünmemişti; şimdi de çevresine bakmıyordu bile, baksa hatta muhafızları görse bile tevkif edileceğine ihtimal vermezdi. Bahçe kapısına doğru yürürken iki genç zabit de arkalarından yürümeye başlamıştı, …
… …herkes düşmanını ..’nın adamı diye ihbar ediyordu.Tevkif edilen yüksek rütbeli subaylar
Divanı Harbe verildi; yüzlerce küçük rütbeli subayla sivil memur da imparatorluğun en ücra köşelerine, kerpiç duvarlı çöl köylerine, kervanların bile altı ayda bir uğradığı dağ başlarına, karanlık ormanların diplerine unutulmaya gönderildiler…. … .. bu insanların çok azı da evlerine yeniden dönmeyi becerebildi. Dönenler de artık gittikleri gibi değillerdi, sürgün yaşadıkları diyarların ıssızlıkları hepsinin ruhuna işlemiş, onları kendilerine de başkalarına da yabancılaştırmıştı, suskun ve yıkı insanlar olmuşlardı.
.. .. ..sevgi acının altında ezilip kaybolduğundan artık sevmediğini sanıyordu; Mehpare Hanım bir gün birdenbire geliverse, acı ortadan kalksa belki de sevgi, o karanlık kaderin altından yeniden çıkacaktı. … … … Şeyh Efendi sevgiyi bir daha hiç bulamadı; sevgi, derinlere saklanmış bir şekilde, saklanan bütün sevgiler gibi sürekli hüzün ve keder üreterek Şeyh Efendi yaşadıkça yaşadı
.. .. Yapmamaları gereken bir konuşmayı yapmış bir kadınla bir erkeğin acele kesilmiş sohbetlerinin insanı kuşkuya düşüren garip sessizliği karşıladı onu masada; …. … bir insanın her gün küçük miktarlarda aldığı bir zehre alışması gibi karısının diğer erkeklerin ilgisini çekmesine, onlara kışkırtıcı konuşmalar yapmasına ağır ağır alışmıştı. Bir Osmanlı erkeğinin ruhunun ve kişiliğinin en önemli parçalarından biri olan kıskançlığın eksikliği, farkına varılmayan daha doğrusu bir türlü isimlendirilemeyen başka eksikliklerle birlikte yaşanıyordu karı-koca arasında..
… … artan yalnızlığı insanların üstündeki etkisini de artırıyordu; yalnızlığıyla yükseliyor, insanların arasından ayrılıyor, onların tahammül edemeyeceği bir hayat tarzını, onların hayranlığını toplayarak tek başına yaşıyor ve gerçek hayattan sırlarla kaplı bir efsanenin içine kayıyordu. Hiç kimsenin böyle bir sessizliğe ve yalnızlığa tahammül edemeyeceğini düşündüklerinden onun “başka” güçlerle, cinlerle, perilerle konuştuğuna, onlara arkadaşlık ettiğine inanıyorlardı.,.. ..
İmparatorluk, geniş sınırları içinde yaşayan insanları gibi, dışarıdan bakıldığında sessiz, sakin, suskun ve hareketsizdi. Gücünü tanrıdan aldığını söyleyen, şeyhülislam fetvaları ve Padişahın halifelik sıfatıyla neredeyse ilahi bir görüntü almış istibdat, sonsuz bir baskıyla  imparatorluğu dilsiz, ve kıpırtısız bırakmıştı, ama çeşit çeşit milletten, ırktan, dinden, mezhepten müteşekkil bu cemiyet ayne insanları gibi ruhunda derin bir huzursuzluk, .. .. .. ve yakın zamanda patlayacak isyan tohumları taşıyordu.
Değerlendirme; Anadolu insanının sessizliğini “bir şeyden anlamaz” olarak algılayanların ne kadar yanıldıklarını yaşarak görüyoruz. Geçmişte de, şimdi de.

”Padişah daima bir devrilme endişesi taşıyordu; bu endişeyi izale etmenin yolunu ordunun komutanlarına, paşalarına, beylerine paye ve para dağıtmakta bulmuştu. Bu politikası ise istediği sonuçları doğurdu, paşalar hiç isyan etmediler lakin Padişah ordunun alt tabakalarına hiç ehemmiyet atfetmiyordu; kendisini küçük rütbeli subayların devirebileceğini hiç düşünmüyordu.; ama onu paşalar değil yüzbaşılar, küçümsediği o alelade subaylar devirecekti.
Değerlendirme; Belli ki devletin başına geçenler geçmişten çok ders almamışlardı. Cumhuriyet döneminde yaşanan ordu-siyaset ilişkileri ve el konulan yönetimler bu durumun günümüzdeki yansımaları olarak yaşanıyor.

İmparatorluğun değişik bölgelerinde küçük rütbeli subayların kurduğu teşkilatlar bir kurutma kağıdının çeşitli yerlerine damlatılan mürekkep damlaları gibi genişleyerek birbirleriyle bütünleşip kaynaşmaya, bir büyük teşkilat haline dönmeye başlamıştı. İttihat ve Terakki Cemiyeti etlenip kemikleşiyordu.; bu büyük teşkilatlanmanın İstanbul bacağını oluşturan Cevat Beyle arkadaşları, o yaz artık seslerini ahaliye duyurmaya karar verdiler. .. …
… … Almanya’ya gittikte .. sonra Ragıp Bey  .. …silahlar konusunda diğer subaylara kıyasla çok gerideydi; bıçak ve tabancayı iyi biliyor, iyi kullanıyordu ama kılıçlar ve toplar konusunda çok bilgisizdi; eskrimde kimseyle yarışamıyor, topların kullanılma tekniği konusunda tam bir cahil olarak kalıyordu. Almanların elindeki silahların hiçbiri Osmanlıların elinde yoktu; hele makineli tüfek diye bir yeni icat görmüştü ki görür görmez aklı gitmişti. … … …
.. ..Arap İzzet Paşa, Osmanlı ordusuna zırhlı kuleler satmak isteyen bir Fransız şirketinin mümessilinden doktorun yanında açıkça rüşvet istemiş, bunu saklamaya bile gerek duymamıştı, bu “komisyonu”, ….
“Hakiki aşk kılıç yarası gibidir, yara kapansa da izi mutlaka kalır”.
… Anadolu her zamanki gibi sessiz, orada da mutlaka vatansever arkadaşlar var, belki de teşkilatlanıyor, ama Anadolu’dan pek ses gelmiyor. Balkanlar ise çok hareketli, biraz da Bulgarlarla Sırplar sayesinde arkadaşlar orada teşkilatlanıyor, çünkü vatanın tehlikede olduğunu daha yakından görüyorlar. …
… Şeyh Hazretleri, imparatorluğun içinde bulunduğu durumumdan herhalde haberdarsınız… Devlet çöküyor, rüşvet almış yürümüş, Padişahın en yakınındaki paşalar hırsız olmuşlar, devlet memuruna maaş ödeyemiyor, Balkanlar kaynıyor. .. … ..
Ilık geçen bir kıştan sonra nisan, yağmurlarla ve ürpertici söylentilerle geldi. Bulgarlar ayaklanmaya hazırlanıyorlardı; tren yolu baskınları, köy yangınları, yol kesmeler artıyordu; Selanik huzursuzdu, … … genç subaylarla devlet memurları idareden şikayetçiydi, İstanbul ise gelişmeleri fark etmez gibi davranıyordu. .. ..
.. .. ..Şeyh Efendi de .. .. “kendinde olanı vermek yetmez”, demişti, kendinde olmayanı da vermek gerekir bazen.
.. Şeyh bu konuşmalarda sık sık yaptığı gibi içini gene çekmişti. “Başkalarının zayıflıklarını zaaflarını görür onlara yardım edebiliriz ama Cenab-ı Allah, kendi zaaflarımıza yardım etme kudretini bizden esirgemiş … Günahın ortaya çıktığı nokta da zaten u kifayetsizliğimiz; buna isyan etmek, bu hakikati reddetmek bizi günaha sürükler. …
.. .. Hikmet Bey’le arkadaşları arasında ilk görüş ayrılığı Bulgar isyanının patlak verdiği o temmuz gecesinde .. .. .. çıktı. …  
… bütün arkadaşlarına sormuştu çoktandır sormak istediği soruyu.
-Aslında Bulgarlar ne istiyor?
-İmparatorluğu bölmek istiyorlar.
-Ama asıl gayeleri ne, niçin bu insanlar hayatlarını tehlikeye atıyorlar? Kimse imparatorluğu bölmek için ölmez, daha kutsal bir amaç olması gerekir ortada.
-Hürriyet istiyorlar.
-Biz ne istiyoruz.
-Hürriyet istiyoruz.
..
-Onlar da biz de hürriyet istiyorsak niye onlarla savaşıyoruz, niye onları öldürüyoruz.
-O başka, bu başka.
… … …
-Siz ne demeye çalışıyorsunuz Hikmet Bey, nedir sizin teklifiniz? Topraklarımızı Bulgarlara mı verelim? Hürriyetle ihanet-i vataniyeyi karıştırmış olmaz mıyız o zaman?
… ..
-İki tarafta hürriyet istediğine göre dövüşmenin, insanların birbirini öldürmesinin ne faydası var? Onlarla konuşur, hürriyetin gelmesinden sonra yeni bir idare kurabileceğimizi söyleriz.
-Nasıl bir idare olacak bu Hikmet Bey?
-Gene merkezi bir idare olur, ama Bulgarlar iç işlerinde serbest olurlar.
…. … …
-Bu imparatorluğu bir arad tutmaz, aksine parçalar.
… … …
Günlerce aylarca süren tartışmalar sonunda , Cevat Bey’in deyişiyle  “imparatorluğu bir daha düzelmeyecek şekilde parçalayacak cevabı buldular. “Biz Türküz” dediler, böylece imparatorluğun sahibi Türkler ve onların “kulları” olarak zihnen ikiye bölündü imparatorluk; parçalanmaya giden asıl büyük adım atılmış,  “Türk” sözcüğü yeniden keşfedilmişti. Cevat bry, “Bu sözü biz mibulduk yoksa biri bize bunu buldurdu mu, bunu hâlâ anlamış değilim”, demişti ….. … Türklüğü “keşfettikten” sonra subaylar daha ateşli bir hale geldiler; Bulgarların milliyetçiliği onları da milliyetçi yapmış, bütün ırkları ve dinleri bir araya toplayan imparatorluk fikri bir kenara bırakılmıştı. Hikmet Bey ise; belki annesinin Mısırlı olmasından, kendini Türk gibi değil Osmanlı gibi hissediyor, imparatorluğun ırklar kavgası içinde dağılmaması gerektiğine inanıyordu ama … …
… .. ..
Yüzbaşı hakkı Bey her zamanki delidolu haliyle bir teklif attı ortaya.
-Biz de Anadolu’da bu Bulgar komitacılar gibi çeteler kurup halkı ayaklandıralım, ihtilal, Anadolu’da yapalım… .. ..
.. .. ..
O güne dek kendisi için tek tehdidin, İstanbul’daki “biraderini”  tahta çıkarmaya yönelik bir hareket olabileceğini sanan ve muhalif gördüğü herkesi İstanbul’un dışına süren Padişah, ilk kez Makedonya’da ciddiye alınması gereken bir hareketin tomurcuklandığını anladı ama hâlâ gerektiği kadar ehemmiyet vermiyordu bu yeni cemiyete, “paşaların” bu işin üstesinden gelebileceğini düşünüyordu. .. .. ..
Üçüncü Orduda Padişah yanlısı subayla “İttihatçı” olduğundan şüphelendikleri subayları göz altına almışlardı, İttihatçılar da Padişah yanlılarını izliyorlardı; askeri karargâhlar, birlikler, polis teşkilatı, hafiyeler, ittihatçılar, iktidar kavgasında taraf olan herkes tedirgindi; herkesin herkesten şüphe ettiği günlerdi. İttihatçıların üstündeki baskılar artıyor, Selanik merkez komutanı Nazım Bey şehirde dehşet estiriyor .. .. …
Değerlendirme; günümüzde gündem oluşturan konuları anlamak için tarihe bakmak gerektiğini tekrar anlıyoruz.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder