9 Şubat 2020 Pazar

Her Yede Kan Var *

Geçmişten adan hisse kaparmış... Ne masal şey!
Beş bin senelik kıssa, yarım hisse mi verdi?
“Târih”i “tekerrür” diye ta’rîf ediyorlar;
Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?
            Mehmed Akif Ersoy

Damat Nuri Paşa- Beşiktaş Sarayı (4 Haziran Pazargünü, saat 12.40)
Abdülaziz Han’ın ölüm raporunun yazılması hem uzun sürdü hem de çok münakaşaya sebebiyet verdi.
Marko Paşa, “Evet bileklerde bir yaralanma durumu var lakin bunun merhum tarafından yapıldığını gösteren hiçbir işaret yok, “ deyince, Seraker Avni hırsından delilere döndü. Ayağını yere vurdu, “Odasında yalnızmış, zaten kim böyle bir şeye cesaret edebilir ki!” diye bağırdı.
Karakola daha sonra gelen, Serasker’in emrindeki zabitlerden doktor Ömer de merhumun cesedini illa elle muayene etmek isteyince, kol ağızlarındaki rütbenin bizzat Serasker tarafından sökülüp atılamsına ve Ömer’in karakoldan kovulmasına şahit olan diğer doktorlarda şafak attı.
... .. Serasker’in başında beklediği merhum padişahın yatırıldığı odaya girdiler, çıktılar, aralarında fısır fısır müzakere ettiler.
Epey bir zaman kaybından ve defalarca yazılıp yırtılan raporlardan sonra nihayet Serasker Avni Paşa’yı tatmin edebilecek şekilde, rapor kaleme alındı....
... .. , Beşiktaş Sarayı’na döndüm. Sultan Murat Hazretleri yemekte idiler.
Amcasının vefat haberini vererek başsağlığı dilediğim anda Sultan’ın yüzünden kan çekildi, sapsarı oldu. Akabinde elindeki çatalı şiddetle duvara doğru savurarak, “Eyvah! Millet şimdi bunu benden bilecektir, “diye bağırdı. ... .. sonra da bayıldı.
Damat Nuri Paşa Beşiktaş Sarayı (4Haziran Pazar günü, saat 12.40)
... ..
Sultan III. Selim’in çabalarıyla başlatılan asrileşmeyi, II. mahmut Han çok kanlı ve ısrarlı bir mücadele vererek Vaka-ı Hayriye zaferiyle sürdürmüş, oğlu Abdülmecid Han ise Gülhane Hatt-ı Hümayunu ile taçlandırmıştı.Yerine gelen kardeşi Abdülazizi ise bu fermann getirdiği yeniliklere sahip çıkmıştı.
Velhasıl, II. Mahmut Han’ın peş peşe tahta geçen iki oğlu, muasır medeniyete yakışır, adaletli bir idareyi saltanatları süresince devam ettirmişlerdi.
 ... ..Liyakat ve adaleti bir kere daha rüşvete, şahsi hırslara kurban etmiş, hünkâr cinayetlerinin çoktan kapanmış kapısını bugün yeniden aralamıştık!
Ne yazıktır ki, hiçbirimizde şer karşısında dimdik duracak omurga yoktu! İçinde debelenip durduğumuz devran, benim de bir halkasını oluşturduğumuz paslı bir zincirdi, er ya da geç kopmaya mahkumdu!
Vaziyeti benim gibi görebilenlerin içinde, atiye karşı hep bir korku ve kendimizi emniyete almanın endişesi vardı.
Bizler... Osmanlı’nın valide sultanları, kadınefendileri, şehzadeleri, sultanları, damatları, sadrazamları, seraskerleri, nazırları maziden ders alabilmişsek, başımıza gelebilecek belalara karşı her daim tedbirli olmak zorundaydık!
Sanırım işte bu yüzden kurnaz, sinsi ve açgözlüydük hepimiz.
Ve şte bu yüzden derin huzurlu uykulara bırakamıyorduk gece yastığa koyduğumuz başlarımızı!
... ..
Yarının neler getireceği ise mechuldü.
Mithat Paşa – Mithat Paşa’nın Beyazıt’taki Konağı (15 Haziran 1876, akşam saatleri)
... .. Niye yaptık derseniz, ne yazık ki elimiz mahkûmdu, Abdülaziz Han, meşrutiyete direndiğinden, medeni bir idareye kavuşmak için tek çare onu hal idi.

Osmanlı Devleti batmıştı, giderek de daha çok batıyordu, su yüzüne ancak bu şekilde çıkıp nefes alabilirdi.
osmanlı’yı batıran be savaşlar, ne de Abdülaziz’in son yıllardaki hürriyet kısıtlamaları, keyfi cezalar ne de lüzümsuz harcamalarıydı.
Geçtiğimiz yıl patlak veren Hersek ayaklanmasının, kısa zamanda Mostar’dan Avusturya sınırına kadar yayılarak Sırbistan-Karadağ savaşlarına dönüşmesi ve hatta askeri ve siyasi buhranlar dahi değildi.
Sadrazam Mahmut Nedim Paşa’nın, borç aldığı ülkelere ilan etmiş olduğu, devletn borçlanması ve faizlerinin yarısının ödeneceğine ilişkin “Ramazan Kararnamesi” idi
İki yüz milyon Osmanölı altını m,ktarındaki bu borcun faizi dahi ödenemediği, harici ve dahili yeni borçlamma imkânı da kalmadığı için, devlet resmeniflas etmişti.
Avrupalıların eli armut toplamıyordu, hepsi bu fırsatı ganimet bildiler.
Önce Bosna-Hersek ıslahatı ile geldiler üstümüze. Akabinde Bulgaristan’da ayaklanma başladı.
Bu tertibi kim hazırladı bilemiyorum, lakin hadise Müslüman-Hıristiyan çatışmasına doğru meyletti ve önce tahrik edilen Müslümanların  Selanik’te iki konsolosu öldürmesiyle meydana gelen Selanik Vakası, ardından talebelerin ayaklanması... Derken efendim, Mahmut Nedim Paşa’nın istifası.
Adım adım üzerimize gelindi, ta ki Avrupa’nın büyük devletleri, Osmanlı devletinin işlerine müdahale kararı alana kadar.
.....
İntikam
Kaptan-ı Derya Ateş Ahmet Paşa’nın Cibali’deki ve
Mithat Paşa’nın Beyazıt’taki Konaları
KOLAĞASI ÇERKEZ HASAN BEY
(15 Haziran 1876)
... .. sırma saçlı, ela gözlü ablamın tabutunu omuzumda taşıdım. Henüz yirmili yaşlarını sürüyordu, iki küçük yavrusuna doyamamıştı, hiç hak etmediği çok büyük acılar yaşamıştı ve bir hafta önce dul kalm ıştı. .... ..
Ona, “Sana acı çektireenlerin cezzasını vereceğim, “dedim! ... ..
.. ..
            Onca keyifle tutmuş,onca zahmetle ta Silivri’ye kadar taşımışız!
“Yusuf Dayı bizim ellerimizle tuttuğumuz balıkları çöpe attın! Domuz etyi değil ki, balık! Ne yaptın, Allah aşkına!” diye bağırdı Osman.
            “Yapması gerekeni yaptı,” dedi babaannem. Çatık kaşları, başında beline kadar inen siyah başörtüsüyle ilk defa kara bir hayalet gibi gözükmüştü, her zaman müşfik olan babaannem bana.
            “Neden ama?”
            “Babanız gelince anlatır!” dedi.
            ... ..  Bz iki kardeşÇerkezlerin neden Karadeniz’den çıkan balığı yemediklerini, o gece Yusuf Ağa’dan öğrebdik.
            Yusuf Ağa çok daha teferruatlı anlatmıştı da, benim aklımda kalan, Rus mezaliminden ve soykırımından arta kalan çerkezlerin Osmalı’ya 1864’teki deniz yoluyla tehciri sırasında yüzlerce kişinin nasıl denize atıldığı  veua düştüğü, gitmemekte direnenlerin nasıl kurşunlandığı ve çoluk çocuk, kıyıda nerdeyse bir balık adacığı oluştuğuydu.
            “O kadar çok ölü varmış ki denizde, kıyı şeridi balıktan görünmez olmuş.Tehcirin sürdüğü aylar boyunca Karadeniz’in balığı, ölü Çerkezlerin etiyle beslenmiş. Şimdi o balıkllar geçer mi bizim boğazımızdan?” demişti Yusuf Ağa.Bu hikâyeyi dinlediğimiz o geceden sonra, Osman’la birlikte Karadeniz balığı yiyemediğimiz gibi, üç yüz seneye yayan Türk-Rus çatışmalarınınteferruatına da balıklama dalmış, öğrendiklerimizin husumeti altında adeta nefessiz kalmıştık.
            Osmanlı’nın on sekizinci asırda başlayan gerilemesi, Rusların güneye doğru yayılmasını hızlandırmakla kalmamış, iştahlarını kabartmıştı. Ondan sonrası zaten Rusun mezalim, katliam ve tecavüzlere, ince teferruatlarla tertiplenmiş zoraki sürgünlerle Çerkezleri bölgeden atma icraatıydı.
Balık tutalım derken, acılarla, haksızlıklarla örülmüş tarihimizi ve bu dünyada taşınması en zor yükün nefret olduğunu öğrenmiştik, biz iki kardeş.
            Çok çile çekmiş, mezalim görmüştü atalarımız.
            Dünya, çektiklerimize sağır kalmıştı.
            Çeerkezlere yapılan haksızlığa geç kalmış isyanımız, yüreklerimizde nefret tortusu biriktirdi. Nefret isyan duygumuzu, isyan duygusu nefretimizi besliyordu.
            Böyle bir fasit dairenin içinde girdik delikanlılık çağımıza.
İyi de kime isyan edeceksin? Olan olmuş! Çerkezler yurtlarından sökülüp atılmış. Evleri, tarlaları yakılmış. Kadınlarına tecavüz edilmiş. Zaman geçmiş, gitmiş! Kime hesap soracaksın? Neye ve kime isyan?
Herhalde, pek çok Çerkez genci gibi ben ve Osman da, verilmemiş hesaplara, sağır olmuş vicdanlara yüreğimizde birikip dışarı taşamayan isyanımızla büyüdük.
Bu yüzden kolay değildi Çerkez olmak!
İşte şimdi be, bu yorgun yüreğin yüküyle ezilmekteyim ve babamın Çerkez ırkının çektiklerini çocuklarına neden nekletmek istemediğini, ilk defa ona hak vererek anlıyorum. Zira isyan duyguları içimizdeki kıvılcımı közlüyor, önceleri sinsi sinsi yanmaya başlayan ateş, zaman içinde  yangına dönüşüyormuş meğer!
            ... ..
            İçimdeki yangın söndürmeden, rahat yok bana!
            ... .. “Hişşt! Sus! Yerin kulağı var, oğlum, söyleme böyle şeyler... Bak başın belaya girer sonra. Askersin sen, dikkatli ol Hasan’ım.”
            Başım zaten belada hala. Avni melunu benim tayinimi acilen Bağdat’a çıkartmadı mı? Pek çok kişiye yaptığı gibi, beni oralarda zehirletecektir. Sultanın ölüm raporunu,cesedi incelemeden imzalamayı reddeden Ömer binbaşının dahi rütbelerini üniformasından elleriyle söküp, aynı gün onu Trablugarp’a tayin eden kişi, tattan indirip sonra da öldürttüğü padişahın kayınbiraderini mi rahat bırakjacak? Hala, bitti benim askerlipğim”
... ..
            Hükümet toplantısı... Mithat Paşa, Kayserili Ahmet Paşa, Avni melununun o içten pazarlıklı tilki sadrazam Rüştü Paşa da mutlaka oradaydı.
            Mahşerin dört atlısından dördüncüsünü, o sesinden başka her tarafı çirkin , halkı Şerullah adını taktığı Şehülislam Hayrullah’ı da çağırmışlar mıydı acaba?
            Eğer oo da davetli isiyse bu akşam, Sulatan Aziz’i tahtından ve hayatından eden dörtlüyü, ilahi cezayı beklemeden önce ben cezalandıracaktım. Bu dünyadaki hesapları görülsün tarafımdan, ötesini Allah’ıma havale ediyordum.
... ..
            Kapıyı sol eelimle usulca açarken, sağ eleimle pantolonumun kemerine soktuğum tabancamı çıkarttım, içeri girince  kapıyı ayağımla itip kapatırken, koskocaman masanın etrafında oturanlara zatlara göz attım. Paşalardan biri ayakta açık pencerenin önünde duruyordu. Raşit Paşa, yanında eski serasker Rıza paşa’yla sırtı bana dönük kapıya yakın oturuyorlardı.Rıza Paşa’nın yanında Mithat Paşa vardı ki, henüz hiçbiri beni fark etmemişti.
            Beni asıl avım nerede?
Nerede o melun?
Hah! Buldum işte, masanın tam orta yerinde, elbette kendisinden bekleneceği gibi, baş köşeye kurulmuş. Ben ieçeri gireli bir kaç saniye olmuştu ancak, bir hamlede karşısına geçtim, altıpatlar Amerikan malı revolverimin kurşunu vınladığı anda, “”DAVRANMAYI, DAVRANMA SERASKER!” diye bağıdım.
            ... ..   ilk kurşunum hedefini buldu.
Hemen bir kurşun daha attım. Serasker Avni ilk kurşunu göğsüne, ikinciyi karnına yedi lakin lmedi! Can ahvliyle kapıya koştu, sofaya kaçtı.
... ..
Ablam için sapladım, bilekerş kesilerek öldürülen Hünkâr eniştem için sapladım,anasız babasız kalan yeğenlerim için sapladım, balıklara yem olan Çerkezlerin intikamı için sapladım, Rusların tecavüzüne uğrayan Çerkez kadınları için... ..

Irk ve din kapışması
Aksaray’dan kar geliyor / Ben sandım ki yar geliyor
Çıktım baktım pencereye / Çerkez Hasan  can veriyor
Beyazıt’ın meydan yeri/ Hanımların seyran yeri

ÇerkezHasan’ı astılar / Sol yanıpnda ferman yeri

*Her Yerde Kan Var & Ayşe Kulin

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder