6 Ekim 2023 Cuma

Atatürk*

Mustafa Kemal Atatürk, Avrupa uygarlığının altın çağı’nda doğdu. On dokuzuncu yüzyılın son on yıllarında, Avrupa ülkeleri ve Okyanus aşırı uzantıları barışı yaşıyordu ve gücünü, bilgisini, zenginliğini artırmaya koyulmuştu. Fransa 1870 yılında aldığı Almanya yenilgisinin, Amerika ise İç Savaşın izlerini silmişti. Almanya günden güne zenginleşip güçleniyordu. Avusturya- Macaristan özenle yapılandırılmış bir barış sığınaydı. Rusya 1878 yılında Osmanlı İmparatorluğu’nu yenilgiye uğrattıktan sonra ekonomik değişimler yaşamaya ve Asya’daki gücünü genişletmeye başlamıştı. Britanya barış, düzen ve ilerlemenin yararlarını imparatorluğun her yanına yaymaktaydı. Batıya kapılarını açan Japonya, endüstriyel  ve askeri gücünün temellerini atmak için Batı’dan aldığı bilgileri uygulamaya başlamıştı. Avrupalı kamu görevlileri, işadamları, mühendisler, doktorlar ve onların giderek artan sayıda Amerikalı kuzenleri dünya çapında örgütleniyorlar, gelişiyorlar, öğretime yöneliyor, ticaret ve İnşaat yapıyorlardı. Avrupa dünyayı yönetiyor ve dönüştürüyordu. Çabalarının semeresini hem topluyor hem de dağıtıyordu. Ama aynı zamanda kurbanlar da yaratıyordu.

On dokuzuncu yüzyılın sonuyla yirminci yüzyılın başını yalnızca sömürgecilik olarak tanımlamak yanlış olur. İmparatorluklar tarih boyunca var olmuştur ve gerek kurucuları gerekse yöneticileri doğal olarak güçlerinin, yaşam biçimlerinin, değer yargılarının ve dinlerinin, kısacası uygarlıklarının , yalnızca kendilerine değil, hükmettikleri toplumlara da yararlı olacağına inanmışlardı. Bu inanış çoğu zaman doğruydu.

On dokuzuncu yüzyıldaki yenilik ise aynı uygarlıktan esinlenen birçok imparatorluğun bir rekabet içinde birlikte varoluşuydu. Bu uygarlık Hıristiyanlık dünyasında gelişmişti ama Aydınlanma Çağı ile Fransız Devrimi’nden sonra bağlı kalınan ilke, din değil rasyonalizm idi. Yerel kökenine karşın rasyonalizm, akıl sahibi yaratıklar olarak tüm insanlara uygun gelebilirdi. Maddi dünyaya egemen olmakla aklın kullanılmasının ortaya çıkardığı yararlar yadsınamaz ama insan ilişkileri konusuna gelince sonuçlar biraz karışıktı. Mantığın kullanılması geleneksel sosyal ve politik düzenlemeleri geliştirebilirdi, ama rasyonalist politikaların, ideolojilerin ve kuramların izlenmesi, var olan toplumlar arasında yeni farklılıklar

ve yeni gerginlikler yaratıyordu.

Aynı zamanda eski bölünmeler de yeni isimler altında varlığını sürdürüyordu. Geleneksel Hıristiyanlık kavramına bağlı olanlar dinsizlerle savaşmıştı, onların soyundan gelen aydın rasyonalistler ise cahil fanatiklerle uğraşmak zorunda kaldıklarına inanıyorlardı. Bir zamanlar Hıristiyanlığa karşı çıkan Müslümanlar dinsiz sayıldı. Şimdi ise rasyonel aydınlanmayı reddettikleri için fanatik olarak görülüyorlardı. Mİsyonerler dinsizleri kendi dinlerine katmak için çaba göstermişlerdi. Aynı biçimde aydın Avrupalı düşünürler, öğretmenler ve yöneticiler, fanatiklere mantık yolunu göstermeye ve seçtikleri yolu düzeltmelerini sağlamaya çalışıyorlardı.

… .. 

Özgürlük, eşitlik ve kardeşlik kavramları, pratikte çok-uluslu imparatorlukların yaslandığı hiyerarşileri bozmakla birlikte, mantıksal açıdan bu imparatorlukların varlığıyla bağdaşmaz değildi. Ama Fransız Devriminin ülküleriyle birlikte yayılan milliyetçilik bunları yok etti. … ..

… ..

23 Aralık 1876 tarihinde ilk Osmanlı anayasası olan Kanun-i Esasi ilan edildi. 19 Mart 1877 günü parlamento toplandı. Ne var ki parlamentonun açılışı Rusları yatıştırmak yerine Çar’ın savaş ilan etme kararını hızlandırdı. 14 Şubat 1878 tarihinde Osmanlı ordusu Ruslara yenilince Abdülhamit, parlamentoyu kapattı. Gerçi kurumsal olarak anayasa varlığını sürdürüyordu ama padişah ülkeyi tek başına yönetmeye başladı. Üstlendiği ilk görev Avrupa ve Asya’da toprak yitirmiş olan Osmanlı Devletini yeniden yapılandırmaktı.

Koşullar çok kötüydü: ülkenin dört bir yanı göçmen akınına uğramış, hazine boşalmış, askeri harekâtların yarattığı hasardan dolayı bazı bölgelerde, özellikle Doğu Anadolu’da kıtlık başgöstermişti. Makedonya’daki Hıristiyanlar arasında başlayan milliyetçilik dalgalanmaları, Anadolu’daki Ermenilere de sıçrayınca yurtta huzur kalkmamıştı. Abdülhamit iç ve dış düşmanlarının arasındaki farklılıklardan yararlanarak bu bunalımla başa çıkmayı başardı. Rusya'yı İngilizlere, Almanya’yı ise her ikisine karşı kullandı. Rus Kazakları örneğinde Kürt aşiret alayları oluşturdu. Böylece kolay denetlenemeyen Kürt aşiretlerine işbirliği ve rüşvet çağrısı yapılarak Kürt milliyetçilerinin ayaklanmaları önlenmiş oldu. Ne var ki, Ermeni milliyetçilerinin saldırılarına yerel Müslüman gruplar daha bir şiddetle karşılık verince, Abdülhamit’in olup bitenleri gizlice kontrol etme tekniğinin düzenli, kesin kararlı bir hükümetin yerini tutmadığını gösterdi. …..

… ..   1878 yılındaki Berlin Kongresinden 1908’de anayasanın tekrar ilanına kadar geçen süre içinde İstanbul Hükümeti 18 kez değişmişti. Sadrazamların genelde görevlerini birkaç ay sürdürmelerine izin veriliyor ve sonra padişah onları tekrar iş başına getirmeye karar verene dek bir köşede bekletiliyorlardı.

1890’lı yıllarda Anadolu’yu kasıp kavuran ve sonunda başkentte de sıçrayan şiddet olaylarında ölen Ermenilerin sayısı sürekli olarak tartışılmaktadır…. ..

… ..

… .. Ermeni hareketinin bastırılması Abdülhamit’in Batının gözünde lanetlenmesine yol açmıştır. Politikacılar, yazarlar ve karikatüristler tarafından Kanlı ya da Kızıl Sultan olarak anılmaktaydı. … ..

… .. Bin yıldan uzun bir süre az ya da çok huzurlu bir biçimde süren beraberlik bir kuşakta sona ermişti.

Abdülhamit, kuşkucu ve korku dolu ama gereksiz yere acımasız değildi. Polis ajanlarının ve jurnalcilerin ihbarları sürekli olarak Yıldız Sarayı’na akıyordu. 1853-55 yıllarında bir Ermeni mimar tarafından Sultan Abdülmecid için Boğaz’ın Avrupa kıyısında inşa edilen Dolmabahçe Sarayı tüm dünyaya açık gibi duruyordu. Yıldız Sarayı ise daha korunaklıydı.

… ..

… .. 1876 Anayasasının babası olarak bilinen reform yanlısı devlet adamı Mithat Paşa’nın öldürülmesi olağandışı bir olaydı. Mithat Paşa’nın arkadaşı ve vatan şairi Namık Kemal bir ay için hapse atılmış ve sonra Ege Adaları’ndan birine mutasarrıf olarak atanmıştı. Avrupa’ya kaçan muhaliflerin çoğu sultanın  ajanlarıyla pazarlık yaparak geri dönmüştü. Abdülhamit kana susumaış bir despot değil, daha çok işlerini gizlice yürüten bir padişahtı.

… ..

1900 ile 1908 yılları arasında Hicaz demiryolunun ülkedeki dışarıdaki Müslümanlardan toplanan paralarla inşa edilmesi belki de bu hareketin en büyük başarısı ve Abdülhamit’in İslam politikasının simgesiydi. Müslüman hacıların en hızlı ve güvenli bir yoldan kutsal Mekke ve Medine kentlerine ulaştırmanın yanı sıra, bu demiryolu Arap topraklarının merkezî  kontrolü de güçlendirecekti. Hac kervanlarının koruma parasıyla yaşamlarını sürdüren Bedevi kabileleri demiryolundan hoşnut olmayarak İslam dayanışmasının uygulamadaki sınırlarını gösterdiler.

Yüzyılın sonundaki dünya bunalımı döngüsüyle çakıştığı için ekonomik gelişme önceleri çok yavaştı. Yine de Osmanlı devletinin yabancılar gözündeki itibarı zamanla düzeldi. 1876’da Osmanlı Devletinin (Muharrem kararnamesi ile) durudurlmuş olan dış borçların ödenmesi 1879’daki Berlin Kongresinden hemen sonra yeniden başladı. 1881’de İstanbul’da kurulan Duyun-ı Umumiye, özellikle tütün vergisi gibi bazı tüketim vergilerinin devlet tahvili sahibi yabancıların ceplerine girmesine neden oldu. Bugün bile Türkler Osmanlıların kamu borçlarını, ülke ekonomisinin üzerinde bir sömürge denetiminin simgesi olarak görmektedirler. Ne var ki, yabancı uzmanlar vergilerin toplanmasını düzenlerken tütün ürününün satışını da ele geçirdiler, devletin vergi gelirini artırırken, çağdaş bir vergilendirme sisteminin temelini attılar.

… ..

… ..

… .. Selanik 1889 yılında Viyana’ya ve Avrupa demiryolları şebekesine, 1890 yılında bağlandı. 1879 yılından sonra İngiliz ve Alman firmaları tarafından Anadolu’da bin milden fazla demiryolu inşa edildi. Demiryolları özellikle Ege bölgesindeki tarım ürünlerinin pazarlanması ve ihraç edilmesini kolaylaştırdı. Gitgide artan talebi karşılamak amacıyla üretim arttı.

Abdülhamit’in en büyük başarısı Osmanlı İmparatorluğuna barış içinde geçen bir süre yaşatmasıdır. 1879’daki Yunan Savaşı, yaptığı tek savaştı. Milliyetçi akımlar ve yerel eşkıya hareketleri olurdu, ama yönetimin etkinliği düzelmekteydi. … ..

… .. 

Yine de Abdülhamit 1878 yenilgisinden sonra ordunun düzenini geliştirmeye çabaladı. 1880 yılında eğitim konusunda yardım için Alman İmparatoruna başvurdu. 1882’de bir Alman  misyonu Osmanlıların hizmetine girdi ve 1883-1895 yılları arasında General Colmar von der Goltz (Goltz Paşa) subayları eğitti, 4 bin sayfayı aşan Alman askerlik talimnamelerini Türkçe’ye çevirtti. Gösterdiği çabaların sonunda 1897 yılında Osmanlı ordusu Teselya’da  Yunanlıları yendi.

… ..

İttihat ve Terakki Cemiyeti, anayasal hükümetin  kurulmasını öncelikle, Osmanlı Devletinin toprak bütünlüğünü savunma amacıyla kabul etmiş, ama en kısa sürede tüm umutları suya düşmüştü. 1908 Ekiminde henüz meclis seçimleri yapılırken, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu 1878’deki Berlin Kongresinden bu yana yönetimi altında bulunan Bosna-Hersek’i resmen ilhak ettiğini açıkladı; yine aynı kongreden sonra 1885’te Doğu Rumeli’yi (Güney Bulgaristan) topraklarına katarak büyümüş olan, Osmanlı İmparatorluğu vassallarından Bulgaristan bağımsızlığını ilan etti. 1897’de özerkliğine kavuşmuş olan Girit ise Yunanistan ile birleştiğini bildirdi. Gerçi her ülkede de Osmanlıların otoritesi sadece kağıt üzerindeydi., ama resmen elden çıkmaları yeni rejim için büyük bir darbe oldu. … ..

… ..

İki dereceli seçim sistemiyle (ilk turda ikinci seçmenlere oy veriliyordu) oluşturulan meclis 17 Aralık 1908’de toplandı. … … 

… ..Seçilen milletvekilleri arasında 142 Türk, 60 Arap, 25 Arnavut, 23 Rum, 12 Ermeni, 5 Yahudi, 4 Bulgar, 3 Sırp ve 1 Ulah (/Romen) vardı. … ..

… …

… .. Azınlıklar hem eşitlik hem de koruma istedikleri gibi, eğer mümkünse halen varolan hak ve ayrıcalıklarının da genişletilmesini istiyorlardı. İttihat ve terakki Cemiyeti ise eşitliğin yeterli olduğuna inanıyordu. Kuramsal olarak 169 mebusla cemiyet üyeleri  çoğunluktaydı, ama parti disiplini çok zayıftı.  Muhalefet Pren Sabahattin’in çevresinde toplanmış olan Ahrar Fırkası’nın (Liberal Parti) yalnızca 10 milletvekili vardı. ama etnik partilerle ortal amaçlarda birleşen biliyorlardı. … ..

… ..

Sonunda 12/13 Nisan 1909 günü anayasayı korumak üzere başkente gönderilmiş olan askeri birlikler (avcı taburları) arasında isyan çıktı. İsyancılar kendilerini destekleyen din okulu öğretmenleri ve öğrencileriyle birlikte parlamentoya doğru yürürken , Sadrazam Hüseyin Hilmi Paşa istifa etti. Onun yerine Sultan Abdülhamit yaşlı bir devlet adamı olan Tevfik Paşa’yı getirdi. … … İsyancıların ’dinsiz’ Meclis Başkanı Ahmet Rıza sandıkları Hüseyin Cahit’e benzeme şansızlığı olan Lazkiye (Latakia) mebusu Dürzi Emiri Adil Arslan Bey ve Sultan Abdülhamit’in ikametgâhı olan Yıldız Sarayı’nı bombalamaya hazırlanan donama subayı Ali Kâbuli öldürüldü. … ..

… ..

Milletvekilleri ve senatörler saklandıkları yerden çıkıp Yeşilköy’de Genel Ulusal Meclis adı altında (Meclis-i Umumî-yi Millî) toplandılar. … ..

… .. Mebusan Meclisi’nin Reis Vekili olarak Şeyhülislam’ı, Abdülhamit’i tahttan indirip yerine kardeşi Mehmet Reşat’ı geçirme konusunda meclisin verdiği kararı onaması için zorladı. Yeni Padişah V. Mehmet adıyla tahta çıktı. 

… ..

1908 ‘de gerçekleşen devrimin hemen ardından yeni rejim, Alman hükümetinden, Sultan Abdülhamit’in ilk kez 1833 yılında orduyu modernleştirmesi için görev verdiği Baron von der Goltz’un (Goltz Paşa) yeniden Türkiye’ye gönderilmesini istedi. Alman Şansölyesi Prens Bernhard von Bülow, öncelikle Bulgaristan’ın bağımsızlık ilanıyla ortaya çıkan sorunun çözülmesinden sonra gönsermeyi kabul etti. 1909 Ağustosunda Selanik’e gelen von der Goltz, yöredeki Osmanlı ordusunu eğitime başlattı. ….

… 

… 

… Yine de Damat Ferit Paşa, geriye bakışın sağladığı bilgelikle 1911 yılında Osmanlı subaylarına Libya’dan çok Balkanlar’da gereksinim duyulduğunu görebilmişti. Osmanlı topraklarının her santimini savunmak ve imparatorluğun uçsuz bucaksız sınırları içinde tekdüze bir hükümet yaratmak çabası içinde olan İttihat ve Terakki Cemiyeti, gücünü dört bir yana saçtığından yaşamsal önem taşıyan noktalarda zayıflamıştı. Önde gelen subaylar uç noktalara doğru koşunca, Balkan Savaşı’nın öncesinde başkentteki gücünü iyiden iyiye yitirildi.

11 Aralık 1911 tarihinde yeni kurulan hükümet Hürriyet ve İtilaf adlı muhalefet Partisi İstanbul’daki bir kısmi seçimi tek bir oy farkla kazandı. Kamuoyunun kendisine karşı tavır almasından çekinen İttihat ve Terakki Cemiyeti parlamentoyu feshetti, 1912 Ocak ve Şubat aylarında yapılan ve Türkiye tarihinde ‘sopalı seçim’ adıyla bilinen hileli bir seçimle yeniden iktidara geldi. Görünüşte 270 milletvekilinden 264’ü Sadrazam Sait Paşa’yı destekliyordu. Parlamento dışında kalan muhalefet, kendilerine ‘Halâskâr Zabitan’ (Kurtarıcı Subaylar) adını veren bir grup, İttihat ve Terakki’nin üstünlüğüne meydan okumaya başladı. 9 Temmuz 1912’de Sait Paşa, Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa’yı feda etmek zorunda kaldı. Bir hafta sonra, parlamentonun 194’e karşı 4 oyla kendisine güvendiğini göstermesinin hemen ertesi günü Sait Paşa da istifa etti. “Onların (milletvekilleri) bana itimatları vardı emma benim onlara itimadım yoktu” diyerek istifa gerekçesini açıkladı.

1878’deki Rus Savaşı’nda Kars ve Erzurum’u savunmuş olan yaşlı general Gazi Ahmet Muhtar Paşa, 22 Temmuz 1912 tarihinde aralarında üç eski sadrazamın da bulunduğu Harbiye Nazırlığına yaşlı devlet adamlarından oluşan bir kabine kurdu. Harbiye Nazırlığına asker politikacılardan hoşlanmayan, sert yapılı bir asker olan Nazım Paşa getirildi. İttihat ve Terakki Cemiyeti taraftarlarıyla dolu, yeni seçilmiş parlamento 5 Ağustosta feshedildi ve cemiyet liderlerini gözaltına almak için girişim başlatılınca, bir kısmı yurt dışına kaçtı, bir kısmı da başkentte saklandı. Makedonya’da cemiyetle bağlantılı subaylar görevlerinden alındı, anarşinin hüküm sürdüğü Arnavutluk’ta ise bazıları öldürüldü.

… ..

Mustafa Kemal Libya’ya gitmek için gönüllü olduğu sırada henüz İttihat ve Terakki iktidardaydı ve Mahmut Şevket paşa da Harbiye Nazırıydı. Bir Rus gemisiyle 15 Ekim 1911’de İstanbul’dan ayrıldı. Şerif adında bir gazeteci kimliğiyle çıktığı yolculukta yanında cemiyetin ‘milli hatibi’ Ömer Naci ile Sapancalı Hakkı ve Yakup Cemil adında yine cemiyet üyesi iki fedai vardı. Onu Mısır’da karşılayan milliyetçi ,deniz subayı Rauf (Orbay) maceraperest askerlerden hoşlanmadığını bildirdiğinden, yolculuk arkadaşlarına şaşkınlıkla baktı. Mustafa Kemal, “Ömer Naci Bey’le senelerden beri dostluğumuz var. Sohbetinden hoşlanırım. Amma hiçbiriyle fikir birliğimiz yoktur. Ne yaparsın zaruri haller yol arkadaşlığına mecbur etti.  … ..

… ..

… ..

Bingazi’deki Osmanlı subayları en fazla Sünusi tarikatının gücüne güveniyorlardı. Sufi denilen Müslüman mistiklerin oluşturduğu bu tarikatı Cezayirli Muhammed bin Ali al-Sünusi 1843 yılında Bingazi’de ilk zaviyeyi açarak kurmuştu. On dokuzuncu yüzyılın sonlarında, bu bölgedeki Arap kabilelerini Osmanlılar adına Sünusiler yönetiyordu. Batıda Büyük Sünusi adıyla tanınan Muhammed bin Ali-al Sünusi Mısır sınırının hemen batısındaki Batı Sahra’nın Cağlub vahasında gömülüdür. 1911’de burası ikinci ardılı Seyit Ahmet Şerif’in karargâhıydı. (Ahmet Şerif’in unvanı, Hz. Muhammed’in soyundan geldiği iddiasını taşıyordu) Ahmet Şerif , Osmanlı Halifesine son derece sadıktı. Üstelik İtalyanların bölgeyi işgali yalnızca Müslümanların yönetimini değil aynı zamanda kabilelerin topraklarını ve yaşamlarını da tehdit ediyordu. Enver’in ve Pan-İslamizm taraftarlarının anlamadığı tek nokta, Müslüman dayanışmasının yalnızca kendi çıkarları ve kendini savunma içgüdüleri söz konusu olunca etkili hale geldiğiydi. Bingazi’de İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Osmanlı Devleti’nin bütünlüğünü koruma arzusu Arap kabilelerinin yaşamlarını kendi denetimleri altına altında tutma isteğiyle örtüşmüştü. Yalnıza Enver’in değil, Batılı stratejistlerin  çoğunun Libya Savaşı’ndan çıkardığı sonuç, Müslüman dayanışmasının en azından potansiyel olarak çok güçlü olduğu biçimindeydi. Birinci Dünya Savaşı’nda yaşanan olaylar ise bunların ne denli hatalı olduklarını kanıtlayacaktı. … …

… ..


  1912 yazı boyunca Karadağ, Sırbistan, Yunanistan ve Bulgaristan bir dizi uzlaşma  ve bağlaşma anlaşması imzaladılar. Eylüle kadar askeri manevra bahanesiyle silahlandılar. 8 Ekimde Karadağ, Osmanlılara savaş ilan etti. 13 Ekimde  Bulgaristan ile Sırbistan, Osmanlı Devletindeki etnik topluluklar için özerklik isteyen bir ültimatom sundu.

İstanbul’da sokaklarda politika tartışılıyordu. Gazi Ahmet Muhtar Paşa Hükümeti iktidara geldikten sonra, Balkanlar’daki ordunun huzursuzluğunu yatıştırmak ve aynı zamanda Balkan komşularla uzlaşma sağlamak için 120 eğitimli nizamiye taburunun askerlerini terhis etti. … ..

… ..


Balkan komşularının seferberlik ilan ı karşısında Osmanlı Hükümeti de seferberlik ilan etti. Terhis edilen askerlerin geri çağrılması için girişimde bulundu.

… ..

… .. önce Bulgarlar saldırdı. 22 Ekim günü, Edirne'nin doğusunda kalan Kırklareli’ndeki ( o tarihte kırk kilise olarak biliniyordu) Osmanlı mevzilerine karşı dört koldan saldırıya geçtiler. 25 Ekimde Osmanlı birliklerinin yanından geçip ardından dolanınca Osmanlı askerleri geri dönüp kaçtılar. Güneye doğru ilerleyen Bulgarlar Lüleburgaz yakınında ordunun ana gücünü yakaladılar ve 29 Ekim ile 5 Kasım arasında Osmanlı ordusunu bozguna uğrattılar. Ordunun geri kalanı İstanbul’dan önceki son direnç noktası olan Çatalca hattına kadar geri çekildi. Bulgarlar Tekirdağ’da Marmara Denizi’ne doğru ilerlerken Edirne kuşatılmış ve Gelibolu yarımadasıyla bağlantı yolları kesilmişti. Başka bir Bulgar kolu bu arada Mesta (Nestos) vadisinden güneye doğru ilerleyip Osmanlı Trakyası’yla Makedonya arasındaki iletişim hatlarını kesti.

… .. 

… ..

… .. Zayıf bir direnişle karşılaşan Yunanlılar kuzeye doğru ilerleyip Bulgarlardan bir kaç saat önce 9 Kasım’da Selanik’e girdiler. İlerleyen Sırplar, Bulgarlar ve Yunanlılar tarafından kısmen işgal edilen ve bağlantısı kesilen Arnavutluk bağımsızlığını ilan etti. … ..

… ..Ege Denizi’nde ise Yunan donanması kısa sürede üstünlüğünü ortaya koyup İtalyanların elindeki On iki Ada dışında kalan adaları işgal etti ve Girit resmen Yunanistan Krallığına bağlandı. … ..

… ..

Balkan ordularının önünden yalnızca Osmanlı askerleri değil, yüzbinlerce Müslüman sivil de kaçıyordu ve kaçmak için geçerli nedenleri vardı. Basında çıkan haberlere göre savaşın patlamasının  ardından Kosova’daki Prizren kentini ele geçiren Sırplar, 12 bin Müslümanı öldürmüşler, en eski camiyi de yerle bir etmişlerdi. Benzer sahneler Osmanlıların Avrupa’daki topraklarının çeşitli bölgelerinde yaşandı ve özellikle Bulgarlar, Müslümanların canlarına ve mallarına karşı acımasız davranışlarıyla kara bir ün kazandılar. Batı Trakya kaçan Müslümanların durağı oldu ve İstanbul’da toplanan on binlerce göçmen Anadolu’da yeni yerleşim yerlerine gönderildi. Büyük Arnavutluk düşü paramparça olurken, Arnavut milliyetçileri, Osmanlılara sadık kalan kendi yurttaşlarına saldırdılar. 1908 yılında kökenli Niyazi, bir Arnavut milliyetçisi tarafından vurulup öldürüldü. 

… ..

… .. Hasan Tahsin Paşa’nın, bir tek kurşu atmadan bile Selanik kentini olduğu gibi Yunanlılara teslim etmesi özellikle utanç verici olarak kabul ediliyordu.  … ..

… ..

İtalya ile savaşın başında olduğu gibi, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin liderleri çarpışmalara katılmak için koşuşturdular. 21 Kasım’da Mustafa Kemal Gelibolu Yarımadası ile Çanakkale Boğazı’nı korumak için Bolayır'da toplanmış olan ‘Bahr-i Sefit Boğazı Kuva-yı Mürettibesi (Akdeniz Birleşik Gücü) harekât şubesi müdürlüğüne getirildi. … ..

… ..




Atatürk-Modern Türkiye’nin Kurucusu  & Andrew Mango

Orijinal adı: Atatürk-The Biography of the Founder of Modern Turkey

Türkçesi : Füsun Doruker

Remzi Kitabevi 2004



*Midhat Paşa - Vikipedi (wikipedia.org)

*Ahmed Şefik Midhat Paşa (18 Ekim 1822, İstanbul - 8 Mayıs 1884, Taif), Osmanlı devlet adamıdır. İki kez sadrazam, Tuna, Aydın ve Suriye Valisi olan Midhat Paşa, ilk Osmanlı anayasası olan Kânûn-ı Esâsî'yi hazırlayan kurulun başkanlığını yaptı.

Midhat Paşa, Padişah Abdülaziz (1861-1876) döneminde savunduğu reform politikalarıyla tanınmış ve iki kez sadrazamlık yapmıştır. Valilikteki başarılarını sadrazamlığında gösterememiştir. İlk sadrazamlığında açığı olan bütçeyi fazla vermiş gibi göstermesi, saray erkanı ile rüşvet ve yolsuzlukla mücadele kapsamında girdiği mücadele ve sürtüşmeler [1] görevden alınmasına sebep olmuştur. Öte yandan ilk sadaretinde Abdüllaziz'in arasının iyi olduğu Mısır hidivi İbrahim Paşa'ca iknası akabinde Mısır’a dış borçlanma yetkisi veren fermana karşı çıkmış ancak bunda başarılı olamamış, neticede Mısır İngiliz hâkimiyetine girmiştir.[1] 1876’da Abdülaziz’in tahttan indirilmesiyle sonuçlanan askeri darbenin liderlerinden biri olmuş, aynı yıl padişah V. Murat’ın tahttan indirilerek II. Abdülhamid’in tahta geçirilmesi olayında da belirleyici rol oynamıştır. Abdülhamid döneminde 2. sadareti başlamıştır. Abdülhamid’in 23 Aralık 1876’da ilan ettiği Kanun-u Esasinin mimarlarından biridir. Balkanlarda Rusya’nın kışkırtmalarıyla çıkan ayaklanmalar ve Rusya’nın savaş tehditleri karşısında, padişahın karşı görüşü ve Lord Salisbury’nin uyarılarına rağmen[2] İngiltere’nin yardım edeceğine inanarak İmparatorluğu Rusya ile savaşa sürüklemiş ve bu savaş Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihindeki en büyük felaketlerden biri olan 93 Harbi olarak tarihe geçmiştir. Bu olaylardan kısa bir süre sonra Mithat Paşa Abdülhamid’in gözünden düşerek sürgüne gönderilmiş, 1881’de Abdülaziz’e suikast suçlamasıyla Yıldız Sarayı’nda kurulan Yıldız mahkemesi tarafından idama mahkûm edilmiştir.[3] Cezası Abdülhamid tarafından Taif’te hapis cezasına çevrilmiş ancak üç yıl sonra muhafızları tarafından öldürülmüştür. Cinayetin II. Abdülhamid’in emriyle işlendiğinden şüphelenildiyse de kesinlikle kanıtlanamamıştır.



*Namık Kemal - Vikipedi (wikipedia.org)

*Namık Kemal (Osmanlıca: نامق كمال) (21 Aralık 1840; Tekirdağ - 2 Aralık 1888; Sakız Adası), Türk milliyetçiliğine esin kaynağı olmuş, Genç Osmanlı hareketine bağlı yazar, gazeteci, devlet adamı ve şairdir.

Yurtseverlik, özgürlük, ulus kavramlarına bağlı bir Tanzimat aydınıdır. Bu kavramları Türk düşün hayatına ve edebiyatına sokan kişi kabul edilir.[6] Heyecanlı, kavgacı kişiliği, akıcı ve parlak biçemi nedeniyle döneminin diğer yazarlarından daha fazla tanındı. “Vatan Şairi” ve “Hürriyet Şairi” olarak anılan Namık Kemal, şiirin yanı sıra eleştiri, yaşam öyküsü, tiyatro, roman, tarih ve makale türlerinde eserler verdi. Özellikle Türk edebiyatının ilk edebi romanı olan İntibah ve batılı anlamda Türk edebiyatının sahnelenen ilk tiyatro eseri olan Vatan yahut Silistre eserleriyle ünlüdür. Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ü eserleri ve düşünceleriyle etkiledi.[7][8] Hatta Atatürk'ün bir biyografisini yazmış olan yazar Andrew Mango Atatürk'ün Kemal adının Namık Kemal'in adında "Kemal" bulunduğu için kendisinin koyduğunu iddia etmektedir


*Tütün Rejisi - Vikipedi (wikipedia.org)

*Memalik-i Şahane Duhanları Müşterekül Menfaa Reji Şirketi veya kısaca "Reji", Osmanlı Devleti, Düyun-u Umumiye ve üç bankacılık grubu (Die Österreichische Kreditanstalt - Viyana, Banker S. Bleichröder - Berlin ve Bank-ı Osmani-i Şahane - İstanbul) arasındaki görüşmeler sonucunda 27 Mayıs 1883 tarihli sözleşmeyle yabancı sermaye ile kurulan tütün ticareti tekel ayrıcalıkları olan bir özel kâr ortaklığı şirketidir (1883-1925). (diğer isimleri: fr. Société de la Régie Cointeressée des Tabacs de l'Empire Ottoman, os. Müşterek-ül Menfaa İnhisarı Duhanı Devlet-i Aliye-i Osmaniye - مُشْتَرَكِ المَنْفَعَةِ انْحِصَارِ دُخَانِ دَوْلَةِ عَلِيَة عُثْمَانِيَة

 

*Ruşen Eşref Ünaydın - Vikipedi (wikipedia.org)

*Mehmet Ruşen Ünaydın[1] (18 Mart 1892, İstanbul - 21 Eylül 1959, İstanbul), Türk gazeteci, yazar, siyasetçi ve diplomat. Türk Dil Kurumu ve Galatasaray'ın kurucularından (12 numaralı üye) biridir.

1914'te Batı edebiyatından yaptığı tercümelerle yazı hayatına başlayan Ünaydın, vefat ettiği 1959 yılına kadar çocuk şiiri, deneme, edebî mülakat, mensur şiir ve hatırat gibi çeşitli edebî türlerde birçok eser kaleme aldı. 1917 ve 1918 yıllarında Türk edebiyatının ünlü yazar, şair ve fikir adamlarıyla yaptığı edebî mülakatları 1918'in sonlarına doğru "Diyorlar ki" adıyla kitaplaştırdı. Yine 1918'de "Anafartalar Kumandanı Mustafa Kemal ile Mülâkat" adlı eseriyle Mustafa Kemal Atatürk'ü ilk kez Türk ve dünya kamuoyuna tanıttı. Tevfik Fikret'in hatıralarını içeren kitabını yayımladı. Millî Mücadele'ye fiilen katıldı, Atatürk'ün yakınında çalıştı, kırk ay süren bu dönemi yazılarında anlattı. Cumhuriyet döneminde Atatürk'ün genel sekreterliğini yaptı, milletvekili oldu. Yeni Türk Alfabesi çalışmalarında ve Türk Dil Kurumunun kuruluşunda yer alıp dil işlerinde çalıştı.[2][3] Daha sonra diplomat olarak görev yaptı.

Falih Rıfkı Atay'a göre Ruşen Eşref Ünaydın'ın "üç büyük aşkı vardı: eşi Saliha Hanım, hocası Tevfik Fikret ve her şeyi Mustafa Kemal Atatürk."



*Mustafa Vasıf Karakol - Vikipedi (wikipedia.org)

*Mustafa Vasıf Karakol (Kara Vasıf), (1872 - 9 Aralık 1931, İstanbul), Türk asker ve siyaset adamı.

İttihat ve Terakki içinde faal bir çizgi izlemiş, İstanbul'un işgali üzerine ilk gizli direniş örgütü olan Karakol Cemiyeti'ni kurmuş, Son Osmanlı Meclisi Mebusanı (1920) ve TBMM 1. Dönem'de milletvekilliği yapmıştır.

Türkiye'nin ilk muhalefet partisi olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'na girmiş, İzmir suikastı sanığı olarak yargılanıp aklanmıştır.


*Karakol Cemiyeti - Vikipedi (wikipedia.org)

*Karakol Cemiyeti, Mütareke döneminde Osmanlı istihbarat örgütü.

İstanbul'un işgalinde sonra millî uyanışın başlaması ile kişiler kendi kendilerine çeşitli örgütler kurmuştur. Bu örgütlerin birisi de ‘Karakol’ örgütüdür. Bu örgüt ve diğer örgütlerin birleşmesi ile bugünkü Millî İstihbarat Teşkilatı (MİT) kurulmuştur.

I. Dünya Savaşı'ndan sonra İstanbul'un işgali sırasında (5 Şubat 1919'da) kurulmuştur. Kara Kemal ve Kara Vasıf tarafından kurulan ve yönetilen cemiyet, Millî Mücadele'ye yardım etmek için, Anadolu'ya silah ve asker kaçırmıştır. Karakol adı da bu iki kurucu idari üyenin isminden gelmektedir.

Mütareke döneminin ilk gizli direniş ve istihbarat grubudur. 1918 Ekim sonları veya Kasım başlarında Talât Paşa'nın direktifi ile kurulan cemiyetin kurucuları arasında, Kurmay Albay Kara Vâsıf, Emekli Yüzbaşı Bahâ Said, Albay Galatalı Şevket ve Yenibahçeli Şükrü Beyler gibi İttihatçı kişiler bulunmakta idi. Kısa zamanda örgütlenme çalışmalarını tamamlayan Karakol Cemiyeti'nin Millî Mücadele'ye yaptığı en büyük hizmet, İstanbul'dan Anadolu'ya silah ve cephane ile subayların kaçırılmasını sağlaması, İngiliz Muhipleri Cemiyeti gibi kuruluşların planlarını ve faaliyetlerini Mustafa Kemal Paşa'ya haber vermesi olmuştur. Ancak Cemiyet, Bolşevikler ile gizli ilişkilere girmesi ve kendi başına Millî Mücadele'ye sahiplenme çalışmalarında bulunması sebepleriyle Anadolu Ordusu kadrosuna alınmamış, 16 Mart 1920 tarihinde İstanbul'un İtilaf Devletleri tarafından işgali sırasında da liderlerinin tutuklanmaları ile büyük bir darbe yemiş ve son olarak da Erzurum ve Sivas Kongreleri'nin kararlarını uygulamak için seçilen Heyet-i Temsiliye'nin emri üzerine faaliyetlerine son verilmiştir



*
Transkafkasya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti - Vikipedi (wikipedia.org)

*Transkafkasya SFSC (1922 ile 1936 yılları arasında Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti, Gürcistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti ve Ermenistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'nin birleşmesiyle oluşan Sovyetler Birliği cumhuriyeti.[1] Başkenti günümüzde Gürcistan'ın başkenti olan Tiflis'ti.



*Milne Hattı - Vikipedi (wikipedia.org)

*Milne Hattı, Türk Kurtuluş Savaşı’nın başlarında, Türk kuvvetleri ile Yunan kuvvetleri arasında belirlenen hat.

George Milne, Anadolu’nun batısında Türkler ile Yunanlar arasında çatışmaları önlemek için bir sınır belirledi ve 3 Kasım 1919’da Harbiye Nezareti’ne bildirdi. Bu hat, Ayvalık’ın kuzeyindeki Aymazdağı’ndan güneye doğru Tatarköy, Keşelli, Sart, Bademlik, Umurlu ve Selçuk’tan geçiyordu. Bu sınır büyük tepki gördü ve çeşitli yerlerde gösteri ve mitinglerle protesto edildi. Denizli yöresinde bulunan Demirci Mehmet Efe ise, ''Biz Osmanlı Devleti'nin isteği ve izni ile milli harekete girişmedik, kendiliğimizden ayaklandık.'' diyip bu hattı tanımadı. Yunanlar, Milne Hattı’nı aşmak amacıyla 18 Ocak 1920’de Soma ve Salihli cephelerinden saldırıya geçtiler ama geri çekilmek zorunda kaldılar. 22 Haziran 1920’de başlayan Yunan saldırısı, Milne Hattı’ndan başladı ve sınır böylece saldırıyla birlikte ortadan kalktı.[1]


*George Milne - Vikipedi (wikipedia.org)

*George Francis Milne (5 Kasım 1866, Aberdeen - 23 Mart 1948, Londra), Britanyalı mareşal.

1916 yılında Makedonya'daki Britanya kuvvetlerinin başına geçti. 1919 yılında Britanya işgal kuvvetleri komutanı olarak İstanbul'a girdi. Anadolu'da başlayan direnişçi hareketlerden endişelenerek, İstanbul Hükûmeti'nden, ordu müfettişi olarak Sivas'a gönderilen Mustafa Kemal Paşa'nın geri çağrılmasını ve çete hareketlerinin durdurulmasını istemiş ancak Mustafa Kemal Paşa'nın reddiyle karşı karşıya kalmıştır, bu olay üzerine Mustafa Kemal'i ölümle tehtid etmesinin yanı sıra Mustafa Kemal Paşa'nın Bandırma Vapuru'na binmesinden önce öldürülmesi üzerine planlar yapıp başarısız olduğu (ve bunun gibi birçok başarısız suikast planının arkasında olduğu) tarihteki çeşitli kaynaklar tarafından öne sürülmüştür. Bir yandan da İzmir ve çevresini içine alan Milne Hattı'nı saptayarak Yunanların Ege'yi işgalini kolaylaştırmıştır. Türk Kurtuluş Savaşı'nın Türkler lehinde sonuçlanmasından sonra Britanya'ya dönerek Genelkurmay Başkanı olmuştur.





*Kars Kalesi | Kars Gezi Rehberi (yoldaolmak.com)


*New Deal - Vikipedi (wikipedia.org)

*New Deal (Türkçe: Yeni Düzen), 1933 ve 1938 yılları arasında Amerika Birleşik Devletleri'nde yürürlüğe giren ekonomi ağırlıklı bir dizi yerli programdır. ABD Başkanı Franklin D. Roosevelt'in ilk döneminde Kongre tarafından onaylanan yasaların yanı sıra başkanlık yürütme emirlerini de içermektedir. Programın asıl amacı Büyük Buhran sonrası ekonomik düzelmeyi sağlamaktır. Program "3 R" şeklinde özetlenmektedir: Relief, Recovery ve Reform (rahatlama, iyileşme, reform). Yani işsiz ve yoksullar için rahatlama; normal seviyelere gelerek ekonominin toparlanması; ve tekrar çöküşü önlemek için finansal sistemin reformu amaçlanmıştır.[1]


2 yorum:

  1. Andrew Mango'nun bu kitabını çok zaman önce okuduğumu hatırlıyorum. Araya giren uzun zaman aralığında Osmanlı İmparatorluğunun son dönem ve Cumhuriyete giden yolda yaşananları ve Mustafa Kemal Atatürk ve çevresindeki yerli -yabancı insanların hayatları başta olmak üzere çok sayıdaki kitaplarda yer alan bilgilere rağmen; Mango’nun bu kitabında, “Büyük Resmi” tamamlayan küçük ama önemli ayrıntılara yer vermesini değerli buluyorum…. kitabın büyük bir emeğin eseri olduğunu vurgulamak gerekiyor.

    YanıtlaSil
  2. İstiklal Harbi'nin o yoğun günlerinde; karar alıcılar ve askerin kahramanlıkları yanında; "Deniz yolu ile Karadeniz kıyılarına gelen silah ve cephaneyi kağnılarla cepheye taşıyan kadınların öyküsü"ne vurgu yapılmasını ise duygulanarak okuyorum... Ecdadımızın bizlere miras bıraktığı bu toprakların elde tutulması amacıyla kan ve can veren emektar, cefakar atalarımızı tazim ve minnetle bir kez daha anıyorum.

    YanıtlaSil