12 Ekim 2023 Perşembe

Hallac-ı Mansur*

Kitap Üzerine

922 yılında Bağdat'ta zındıklıktan suçlanan bir adam, mollaların verdiği bir fetva ile çarmıha gerilmiştir. 

Suçu Tanrıyla olan özel ilişkisini halka açıklamaya cüret etmesidir. Bazıları için ise Şiiler, Manihistler ve Hindular gibi “güvenilmez unsurlarla” yazışmasından dolayı bir devlet düşmanıdır.

Wolfgang Günter Lerch bu kitap ile Hallac-ı Mansur’un yaşamını ve yaptıklarını roman diliyle anlatmaktadır.

1946 doğumlu Wolfgang Günter Lerch Germenistik, Felsefe, Şarkiyat ve İlahiyat öğrenimi görmüştür. 1978 yılından bu yana Frankfurter Allgemeine gazetesinin editörlüğünü yapmaktadır.

Bir Profesör Ortadan Kayboluyor

Bu sayfaların gerek bilge, gereke pek o kadar bilge olmayan okurları ellerindeki metni hiç azımsanmayacak bir kısmını müteveffa olarak nitelendirebileceğimiz Profesör Eduard Wilhelm Klapproth’a borçlu olduklarını bilmelidirler. Berlin Üniversitesi Şarkiyat Bölümü üyesi olan bu profesör, eski İran payitahtı İsfahan'a son derece alışılmadık bir araştırma gezisinde bulunmya gitmişti. Moğol zamanından kalma el yazmaları konusunda araştırma yapmak istiyordu, fakat bunun asıl anlamı, bu eski şark şehrinin pazar yerlerinde, köprülerinde ve sokaklarında bütün gün oradan oraya dolaşmak ve bin anda geride hiç iz bırakmadan ortadan kaybolmak idi. İran ve Alman hükümetleri arasında kısa süreli diplomatik bir kriz bile yaşanmasına sebep olan bir hadise! Profesörün artık dul olarak nitelendirilebilecek karısı, kocasının Khiaban-e Şah Tahmasp’da elinde bol miktarda eski şark seramiği ve bakırı bulunan bir tacirle tanıştığını söylüyordu. Eski şark sanat eserlerinin tutkulu bir koleksiyoncusu olan Klapproth, üzerinde Sassanî süslemeleri bulunan olağanüstü güzellikte bir bakır tepsiyle ilgilenmiş ve bu vesileyle yeni bir dost kazanmıştı: Abbas Ağa da kendisine büyük babasının kuşağının çok iyi hatırladığı efsanevi Profesör Browne gibi akıcı


bir Farsça ile mesleği ve İran’da bulunma sebepleri hakkında bilgi veren bu Alman bilgini karşısında hayrete düşmüştü. … ..

… ..

… .. 

… .. Bilgisizlik ve hakimiyetsizlik bizi karanlığa sürükler. Karanlıkta etrafını göremeyen bir insan nasıl sağını

solunu, yukarısını ve aşağısını bilemez, amaçsızca etrafta dolanıp durursa, aynası bulanıklaşan karanlık bir ruh da

vücudun içinde amaçsızca oradan oraya gidip durur.  Bu nedenle bizim görevimiz ruhun aynasını devamlı temiz

tutmak., yaratıldığı özü saf tutmak ve dışarıdan aldığı ışığı bulanıklaştırmadan yansıtması için aynayı sürekli

cilalamaktır. Özellikle de cinsel duygularımıza mutlaka hakim olmamız gerekir; çünkü onların kararması

durumunda, insan da karanlıkta yaşamaya mecbur kalır. Allah, Peygamber’in -Selam ve rahmet onun üzerine

olsun!- bize bildirdiği gibi, kadınları onlardan haz almamız için yaratmıştır; fakat o abartıyı sevmez. Bu nedenle

bir süvari dizginlere nasıl hakim oluyorsa, biz de dürtülerimize aynı şekilde hakim olmalıyız. Aksi felaket olur!

Bu nedenle kadınlarınızla birlikte olduğunuz gecelerde ölçüyü kaçırmamaya dikkat edin Aynı şey iman için de

geçerlidir. Ruhun aynasını yaratılmış olan şeylerin bulanıklığından kurtarmanın en iyi yöntemi, hepinizin bildiği

gibi, pişman olup tövbe etmektir.

… ..

… ..

… .. Avesta imanlıların sözünü ettiği ışık elementleri şeklinde mi tasavvur etmeliydi? Sahi, Hoca, ilahî sırların derinliklerine fazla edilmemesi konusunda müritlerini sık sık uyaran, ölçülü bir adamdı. İnsan daima her şeyi bilmek zorunda mıydı?  Fakat Hallac ansızın hocasının bu öğüdünü tutamayacağını anladı; çünkü din meselesinde de her şeyi mutlaka açıklığa kavuşturması gerektiği fikri onu tümüyle etkisi altına almıştı. … ..

… ..

… .. Onun için ruhsal cezbenin bir sınırı yokmuş gibi görünüyordu ki, bu AmrHoca tarafından hiç hoş karşılanmayan bir durumdu. Hallac ise içindeki çoşkunun hocasını kendisine yabancılaştırdığını görmesine rağmen, günden güne daha derin vecd hallerine dalıyordu.. … .. 

… ..

… .. aslında, bir iman ve sevgi çağrısı olan Kuran’ın, bir şiddet aygıtına dönüştürülerek kirletilmesini istemiyoruz.Burada bulunan bizler ülkemizin Batı’da nasıl tanındığını biliyoruz. Tüğm karanlık işlerin, tüm kötülüklerin, tüm cinayetlerin ardında bizim olduğumuzu düşünüyorlar! Pek de haksız sayılmazlar belki, fakat bu durumkarşısında yüreğimiz kan ağlıyor. İran eskiden büyük bir kültür ve bilgi ülkesiydi, şimdi ise kimsenin aklına kültürel baskıdan ve siyasi cinayetlerden başka bir şey gelmiyor.

… ..

… .. Aklına eski günlerin hocalarının söylediği ya da Bağdat ve Basra’daki hocalardan duyduğu sözler geliyordu. İmanın çekirdeği aşktı, aşk dolu teslimiyet. Bu pek çok durum için geçerli olabilirdi: Bir insanın başka bir insana duyduğu aşk ve bir insanın kendisine duyduğu aşk. Hatta tanrının insanlara, kendi yarattığı varlıklara duyduğu aşk. Aşk, diye düşünüyordu Hallac o garip öğleden sonrası, insanların konuştuğu dillerin en boş, fakat aynı zamanda en tanımlanamaz sözcüklerden

biri olmalıydı.

Fakat neden bu konu üzerinde düşünmek ihtiyacını hissetmişti ki?

Ve kadın ile erkek arasındaki aşk, bu kelimenin ışıldayan anlamlarından oluşan ormanın içinde nasıl bir yere sahipti? 

Dürtülerine göre davranan bir ruhun acıları ve sevinçleri üzerine gerçekten de pek çok şey okumuştu. Bu

konudaki tavrı netti. Kendisini çok iyi anlayan ve bedensel zevklerin sonsuz bir tarlası olan Ümmü Bint

Hüseyin’le yaptığı evlilik, bu düşüncelerini daha da sağlamlaştırmıştı. Aynı zamanda düşünmenin,

hissetmenin ve davranmanın da tarlası olan bu tutkular üzerinde, Pegamber’in sözlerine ilave edecek

fazla bir şey yoktu.. Fakat ya kişinin kendisine âşık olması? Meşhur sûfi Bayezid Bestamî’den aktarılan kendine âşık olmanın şu şekline ne demeliydi? Bana şükürler olsun! Bestamî bundan daha korkunç

sözler de söylemiş, bu şekilde tanrının kendisinde ve kendisinin içinde zuhur ettiğini belirtmek istemişti. Bu küfür değil miydi?

… ..

… .. Hallac bu soruların cevabını veremiyordu. Henüz değil. Tümüyle içine kapandığı günlerde bu sorular onu karşı konulmaz bir şekilde sıkıştırıp duruyordu. Fakat o günden sonra onlardan bir daha kurtulması mümkün olmadı.

… ..

Böylece, müteakip günlerde, belki de insan vücudunda birleşmesi mümkün olan ilahî aşkı, gerçek cümleler yerine kaçamak ifadeler kullanarak anlatmaya başladı. … .. 

… ..

Hallac kapıdan girip her zamanki gibi talebelerin arasındaki yerini aldığı sırada, Cüneyd Hoca dersine yeni

başlamıştı. Bir kez daha tanrı ve insan, yaratan ve yaratılan arasındaki sonsuz büyüklükteki mesafeden söz ediyordu ki, Hallac’ın ağzından şu sözlerle ders kesildi: “Ben ilahî sevgiyi kavradım! BEN YARATICI GERÇEĞİM!” Sonra sözlerini

büyük bir heyeceanla bir kez daha tekrarladı: “ENEL HAK! ENEL HAK!”

… ..

… ..

… .. (s. 200) Tanrı ve insan elbette aynı şey değildi. … .. 

… ..


Bütünümle bütün sevgimi sardım

Sanki içimdesin

Yönelir de kalbim bazen gayrına

Korkuyla titrerim, tutulur sesim

Ürpererek yine dönerim sana

 Anlarım: Sen yoksan kimsesiz kaldım!

Şimdi ben uzakta, yapayalnızım

 Hayat mahpuhanesinde bitmiyor sızım

Yüce mevlâ, şudur senden niyazım:

Bu hapisten çağır beni yanına!

… ..

… ..


Aklım sana hasret duymadan

Güneş ne doğar, ne de batar

Her bir sözümün anlamı sen olmadan, 

İnsanlarla konuşmayı aklımdan geçirmem

Suretini canımın içinde bulmadan

Bir bardak su ile susuzluğumu dindirmem

Sana dair düşüncemle birleştirmeden

Üzgün veya neşeli, soluk bile alamam

… ..

… ..

(S.214)... .. Yaratanla yaratılanlar bir olamaz, asla. Eğer gerçekten Allah’ın bizi yarattığını kabul ediyorsak (kim bunu inkâr debilir ki), eğer gerçekten Allah’ın varlığından bir varlıksak, o halde varlığımızı yaratılmışlığın pisliklerinden ve fazlalıklarından arındırabilir ve onun iradesine öyle bir teslim edebiliriz ki, Allah’ın kendisini bizim içimizden göstermesini sağlayabiliriz. Bu İslam değil mi? Bu her Müslümanın yapması gereken Allah’a kayıtsız şertsız teslimiyetin bir parçası değil mi?

… ..

… .. Onun içinde konuşanın Allah olduğunu nereden bileceğiz? Allah Peygamber efendimize bile sadece Cebrail’in ağzından hitap etmişti.

… ..

… .. Şehir halkının büyük bir kısmı da onun gibi düşünüyordu. Hallac’ın suçunun diini olmaktan öte siyasi olduğu fikri oldukça yaygındı.  … .. En iyisi imparatorluğun büyüklerinin düşüncelerinden uzak durmak ve onların kararlarına kayıtsız şartsız   uymaktı… En iyisi… 


Bağdat’ta Ölüm Hallac-ı Mansur  &  Wolfgang Günter Lerch

Orijinal adı : Tod in Bagdat oder Leben und Sterben des al Halladseh

Çeviren : Atilla Dirim

Yurt Kitap Yayın

I.Baskı 2000, Ankara



*https://tr.wikipedia.org/wiki/Hall%C3%A2c-%C4%B1_Mans%C3%BBr

*Hallâc-ı Mansûr veya Mansûr el-Hallâc (d. Ağustos 858, Tûr – ö. 26 Mart 922, Bağdat), zındıklıkla suçlanması ve uzun süren bir soruşturma neticesinde Abbâsî Halifesi Muktedir Bi’llâh'ın emriyle[1] idam edilmesiyle meşhur olan Fars kökenli spiritüalist yazar ve mistik şâir.[2]

Hayatı:Asıl adı "Ebû’l Moğıt Huseyn bin Mansûr bin Mehemmed Beyzâvvî" idi.[3] Babasının mesleğinden dolayı “Hallâc” lakabını aldı. .. ..  

Tahirîler devri İran'ının günümüz Güney Horasan Eyaleti'ne bağlı Nehbendan şehristanının Meyghan Kırsalı'ndaki "Tûr" köyünde dünyaya geldi. Hallâc-ı Mansûr’un dedesi Mahamma Mecûsî, Beyazid Bistâmî'ninki gibi bir Zerdüşt[3] idi. Babası ailesiyle Dicle yakınlarına, Araplar tarafından kurulmuş bir yerleşim bölgesi olan Vasıt'a taşındı. Mansûr, on iki yaşında burada hafız oldu.


Eğitimi:

Öğretisi ve fikirleri: Hallâc'ın Allah'ta eriyip yok olmak anlamında söylediği "En-el Hak", yani "Ben Hakk'ım" (‏انا الحقّ‎ ‎, En el-Hakk) sözü bahane edilerek 912 yılında tutuklandı.

Hallâc’ın savunduğu Tâsîn tevhîd akîdesinin özü olan "Fî" ve "An" kavramı Vahdet-i Vücud’daki "Her şey Allah’tır" akîdesinden farklı olup, "Her şey Allah’tadır ve her şey Allah’tandır" anlamına gelmektedir.

Diğer inançlara bakışı:Kendisinden sonra gelen ve "Yetmiş iki millete bir gözle bakmak" gibi sözlerle tüm farklı inanç ve kanaatleri ötekileştirmeyen Yunus Emre gibi sûfilerde görülen kucaklayıcı, anlamaya dönük yaklaşımın kökleri Hallac-ı Mansur'a kadar uzanmaktadır. Ünlü Alman tasavvuf araştırmacısı Annemarie Schimmel'in Hallac'dan aktardığı aşağıdaki satırlar onun farklı inançtan insanlara nasıl baktığını apaçık bir şekilde göstermektedir:

Öğrencilerinden biri bir Yahudi'ye hakaret eder ve Hallac'ın kızgınlığını üzerine çeker, bir süre sonra sakinleşen Hallac ona: "Sevgili oğlum. Bütün dinler, ulu Tanrı'nın dinleridir. Tanrı, her bir dini ile ayrı bir insan topluluğunu meşgul etmektedir. İnsanlar inandıkları dinleri kendileri seçmediler; bilakis Rahman ve Rahim olan Tanrı, insanları inandıkları dinler için seçmiştir. Eğer bir kimse başka bir kimseyi inandığı dinin doğru olmadığı iddiasıyla kınarsa, bu hareketiyle o insanın kendi iradesiyle bir tercih yapmış olduğu yolunda bir hüküm vermiş olur. Bu da aslında, Kadercilerin tarzıdır ve Zerdüştler böyle bir dini topluluktur (yani bunlar düalisttir). Bilesin ki Yahudilik, Hıristiyanlık ve diğer dinler, sadece çeşitli sanlar ve farklı isimlerdir; fakat hepsinde maksat aynıdır, farklı değildir. Ben dinlerin ne olduğu konusunda çok düşündüm. Neticede gördüm ki, dinler, bir kökün çeşitli dallarıdır. Bir insandan, onu alışkanlıklarından alıkoyan ve bağlarından koparan bir din seçmesini talep etme. O zaten varlığın sebebini ve yüce gayelerin manasını kendisinin en iyi anladığı şekilde arayacaktır"[8] der.

Her şeyin zıddı ile bilindiği ve ayakta durduğu bu ikilikler evreninde küfür-iman diyalektiği de gözardı edilemeyecek bir gerçektir. Öyleyse kimse kendisini, kabullerini diğer her şeyi dışlayacak bir mutlaklık dairesi içinde görmemelidir Hallac'a göre. Hallac'a göre Tanrı dahi kulunun sınırlılığını bilip buna göre ona muamele edecektir. Yine ondan aktarılan şu satırlar onun Tanrı ve insan arasındaki ilişkiye bakışındaki geniş perspektifi ortaya koymaktadır: "Yeryüzünde hiçbir imansızlık yoktur ki, altında iman saklı olmasın; itaat yoktur ki, altında kendinden büyük isyan saklı olmasın ve kendini tamamen ibadete adama hali yoktur ki, altında saygıdan feragat hali olmasın; sevmek iddiası yoktur ki, altında edepsizlik saklı olmasın. Fakat ulu Tanrı, kullarına istidatlarına göre muamele eder."

Ölümü:

Hallâc’ın öldürülme sebebi:


































*https://tr.wikipedia.org/wiki/H%C3%A2f%C4%B1z-%C4%B1_%C5%9Eir%C3%A2z%C3%AE

*Hâfız-ı Şirâzî, gerçek adıyla Hoca Şemseddin Muhammed (Farsça: حافظ شیرازی; ö. 1390, Şiraz), on dördüncü yüzyılda yaşamış İranlı[1][2] şair.

Hayatı: İran, Şiraz'da doğmuştur. Doğumu için verilen tarihler 1317 ile 1326 arasında değişmektedir. Asıl adı Hace Şemseddin Muhammed'dir.[3] Farsça'nın en büyük şairlerinden biri olduğu kabul edilir.[4] İran tasavvuf şiirinin öncülüğünü yapmıştır. Şiirlerinde gerçeküstü öğeler de bulunur. Hafız-ı Şirazi, fikirlerindeki kuvvet, görüşlerindeki hususiyet ve edasındaki rindlik bakımından bütün şarkın en lirik şairlerinden biri sayılmış ve şöhreti gün geçtikçe doğuya ve batıya yayılmıştır. Kabri İran'ın Şiraz kentinde, şiirlerinde anlattığı gibi bahçelerin içerisindedir.

Hafız eserlerini bir araya getiren divanı Türkçeye ilk defa Abdülbaki Gölpınarlı arafından tercüme edilmiştir (İstanbul 1944). Hafız'ın divanı ve şiirleri Batı dillerine de çevrilmiş, en önemli çeviri Joseph von Hammer tarafından yapılmıştır. (Der Diwan von Mohammed Schemseddin Hafıs, Stuttgart 1812-1813) Hafız'ı Hammer'in çevirisinden okuyan ve onun şiirlerine ilgi duyan Goethe, her birine Farsça baş­lık verilmiş on iki bölüm halinde topladığı lirik şiirlerini West-Oestlicher Divan adıyla yayımlamıştır. (Stuttgard 1819)


*https://tr.wikipedia.org/wiki/Sad%C3%AE-i_%C5%9E%C3%AEr%C3%A2z%C3%AE

*Şeyh Saʿdî-i Şîrâzî (Farsça: سعدی شیرازی Saʿdī-ye Šīrāzī) veya Ebû Muḥammed Müşerrifü'd-Dîn Muṣlıḥ b. ʿAbdillâh b. Müşerrif Şîrâzî (Farsça: ابومحمّد مشرّف‌الدین مصلح بن عبدالله بن مشرّف شیرازی; d. 1210, Şiraz - ö. 1292, Şiraz), Fars şâir ve İslam âlimi.

Salgur Atabegliği'nin hüküm sürdüğü sırada günümüz İran topraklarının Şiraz kentinde doğmuştur. Çocukken babasını kaybedip dedesi ve amcası tarafından yetiştirilmiştir. Daha sonra Bağdat'a gidip Nizamiye Medreseleri'nde öğrenimini tamamlamıştır.

30 yıl boyunca Hindistan ve Kuzey Afrika'yı dolaştıktan sonra 1256'da memleketi Şiraz'a dönerek şiirlerini yazmaya başlamıştır. Günümüzdeki en çok konuşulan eserleri Gülistan ve Bostan'dır. Moğol ve Haçlılarla yapılan savaşlara katılmıştır. Haçlılara esir düşmüştür. On dört defa hacca gitmiştir. Bütün şiirlerinde Sadi mahlasına rastlanmaktadır.

Günümüzde Sadi'nin kabristanı Sadi Türbesi, Şiraz'ın başlıca turistik mekânlarındandır.

21 Nisan (İran Takvimi: 1 Ordibeheşt) "Sadi Günü" olarak anılmaktadır.


























*https://tr.wikipedia.org/wiki/%C3%87ehel_S%C3%BCtun_Saray%C4%B1

*Çehel Sütun Sarayı, genellikle sadece Çehel Sütun (Farsça: چهل ستون, Türkçe tam karşılığı: Kırk Sütun) olarak anılan ve İran'ın İsfahan kentinde bulunan bir saraydır. Safevi şahı I. Abbas tarafından, içine Çehel Sütun'u da alan geniş bir saray ve botanik bahçeler kompleksinin bir parçası olarak inşa ettirilmiştir.

Sarayın ismindeki çehel sözcüğü Farsça "kırk" anlamına gelmektedir ki saray ismini ("Kırk Sütun") giriş kısmını destekleyen yirmi ince ahşap sütundan alır; girişin önündeki havuzun suyuna yansımasıyla ahşap sütunların sayısının 40'a çıkması, sarayın bu adı almasına neden olmuştur.

Büyük bir havuzun sonunda, bir parkın ortasında yer alan saray Şah I. Abbas tarafından, şahın eğlencesi ve kabul törenlerinde kullanılmak amacıyla yaptırılmıştır. Nitekim I. Şah Abbas ve ardılları mevkî sahibi kişileri ve elçileri bu sarayda, ya sarayın terasında ya da kabul salonlarında kabul etmişlerdir.

Saray seramik üzerine fresk ve tablolarla süslenmiş; zaman içerisinde sarayın seramik panellerinden birçoğu yerinden çıkarılmış ve Batı'daki büyük müzelerin koleksiyonuna dâhil olmuştur. Bu seramik fresk ve tablolar belirli tarihsel olayları betimlemektedir. Bu tarihsel olaylardan bazısı şunlardır: 1646 yılında gerçekleşen Özbek Kralı için yapılan bir resepsiyon, 1611 yılında Buhara Emiri onuruna yapılan bir şölen, 1514'te Osmanlı Sultanı I. Selim ile yapılan Çaldıran Muharebesi gibi... Tarihsel olayları betimleyenlerin yanı sıra, içeriği pek tarihsel olmayan, geleneksel minyatür tarzında yapılmış daha estetik kompozisyonlar da bulunmaktadır.



*Kırk sütun Sarayı
Chehel sotoon palace in Esfahan, Iran




Çaldıran muharebesi

 


































*https://tr.wikipedia.org/wiki/
Ali_Gapu

*Ali Gapu Sarayı, İran'ın İsfahan şehrinde bulunan Safeviler dönemine ait imparatorluk sarayıdır. Nakş-ı Cihan Meydanı'nın batı tarafında, Şeyh Lütfullah Camii'nin karşısında yer almaktadır. Bu saray kırk sekiz metre yüksekliğinde ve 6 katlıdır.[1] Saray, Safevi Hanedanı'nın imparatorlarının resmi ikametgâhı olarak hizmet etmiştir. UNESCO, kültürel ve tarihi önemi nedeniyle hem saray hem de meydanı, Dünya Mirası Alanı olarak ilan etti. Saray kırk sekiz metre yüksekliğinde olup her birine zorlu bir döner merdivenle erişilebilen altı kata sahiptir. Altıncı katta, müzik salonu, duvarlarda sadece estetik değil aynı zamanda akustik değeri olan derin dairesel nişler bulunur. Ali Gapu, Safevi mimarisinin en iyi örneği ve İslam mirasının bir sembolü olarak kabul edilmektedir.



*https://tr.wikipedia.org/wiki/Kebir_

*Kebir Çölü (Farsça: دشت كوير), Kavir-e Namak, Deşt-i Kavir veya Büyük Tuz Çölü diye de bilinmektedir, İran Platosu'nun ortasında yer alan çok geniş bir çöldür. Yaklaşık 800 kilometre uzunluğunda ve 320 kilometre genişliğinde olup yaklaşık olarak 77,600 km²'lik bir yüzölçümüne sahiptir.[1] Bu bölge kuzeybatıda Elburz Dağları'ndan başlayıp güneybatıda Lut Çölü'nde ("Boşluk Çölü") biter ve parça parça Horasan, Semnan, Tahran, İsfahan ve Yezd bölgelerinde yer alır. Tuz bataklıkları oluştuktan sonra bu ismi almıştır.

… ..


*https://islamansiklopedisi.org.tr/bayezid-i-bistami

*Hemen bütün tasavvuf ve tabakat kitaplarında Bâyezîd-i Bistâmî’den bahsedilirse de bu bilgiler genellikle onun menkıbeleri, sözleri ve şathiyelerine dair olup bunlar arasında hayatıyla ilgili pek az bilgi bulunmaktadır. Bu kısıtlı bilgilere göre o İran’ın Horasan eyaletinde bulunan Bistâm kasabasında doğmuştur. Dedesi Sürûşân (Serûşân) aslen İranlı Mecûsî bir din adamıyken müslüman olmuştur. Dindarlığı ile tanınan babası Îsâ’nın iki kızı ile üçü de âbid ve zâhid olan Âdem, Tayfur ve Ali adlarında üç oğlu vardı. Ortancaları olan Tayfur “Sultânü’l-ârifîn, pîr-i Bistâm, Bâyezîd (Ebû Yezîd)” diye meşhur olmuştur. Câmî onun adını yanlış olarak Ebû Yezîd Tayfûr b. Îsâ b. Âdem b. Sürûşân şeklinde kaydetmiştir. Aslında bu Bâyezîd-i Bistâmî’nin değil büyük kardeşi Âdem’in torunu Ebû Yezîd Tayfûr b. Îsâ b. Âdem’in künyesidir. İkisini birbirine karıştırmamak için birincisine Büyük Bâyezîd, ikincisine de Küçük Bâyezîd denilir.



*https://islamansiklopedisi.org.tr/mustansiriyye-medresesi

*Dört mezhep fıkhı yanında Kur’an, hadis ve tıp alanlarında da yüksek öğretim vermesiyle üniversite özelliği gösteren ilk müessese olarak kabul edilmektedir. Bağdat’ın en işlek bölümü olan Dicle’nin doğusunda Me’mûn Köprüsü’ne 100 m. kadar mesafede halife sarayının hemen yanında 625’te (1228) temeli atılan medresenin yapımı 630’da (1233) tamamlanmıştır. … ..

… ..

Müstansıriyye Medresesi kendine has planıyla ve ihtişamıyla İslâm mimarisinin en güzel örneklerinden biri olup sarayın malî işlerine bakan Müeyyedüddin İbnü’l-Alkamî nezâretinde yapılmıştır. Dört Sünnî mezhebin her biri için bölümlerin yer aldığı yapının dikdörtgen planlı ve tuğladan inşa edilmiş eyvanları, odaları ve koridorları yine dikdörtgen bir avluyu çevreliyordu. 9-10 m. kadar yükseklikte ve iki katlı, uzunluğu eninin iki mislinden fazla olan bina kıbleye dik olarak planlanmıştır.

… ..

… ..  


*https://www.acarindex.com/pdfler/acarindex-0496245b-4254.pdf

*ZERDÜŞT’ÜN KUTSAL KİTABI AVESTA


* Avesta, manzum biçimde yazılmış olan dini içerikli bir kitaptır. Yaklaşık olarak 350 kıtadan ve 17 fasıladan meydana gelen Avesta kitabında Zerdüştlük dininin mevcut ibadetleri ve temel olan itikatları konusunda geniş ayrıntılı bilgiler verilmektedir. Bunun haricinde kitabın içinde insanın var oluş nedeni, bilgelik ve ölümden sonraki hayat gibi konulara da yer verilmiştir.




*https://www.dutlukdergi.com/pervin-i-itisami-divani/

*Özellikle didaktik şiir dalında öne çıkan Attâr, Mevlanâ ve Sadî gibi şairlerin modern çağdaki temsilcilerinden biri de, Şehriyâr’ın deyimiyle “şiir göğünün yıldızı” Pervîn-i İtisâmî’dir.

Fars şiiri tarihsel geçmişi, zengin dağarcığı ve engin boyutlarıyla dünya edebiyatında, özellikle de doğu edebiyatında derin bir etkiye sahiptir. Bizim edebiyatımız ve şiirimiz üzerinde de son derece yaygın ve derin etkisi bulunan Fars Edebiyatı coğrafyasında, klasik dönemlerden bu yana büyük söz ustaları hep var olagelmiştir. Farsça konuşulan coğrafyalar dışında Fars edebiyatının en yaygın ve en etkili olduğu, Farsça şiire en çok kucak açan coğrafyalardan biri de yine Anadolu olmuştur.  … ..



*https://islamansiklopedisi.org.tr/pervin-i-itisami

*Tebriz’de doğdu. Fars ve Arap edebiyatlarıyla ilgili ilk bilgilerini, Fransızca ve Arapça’dan Farsça’ya yaptığı tercümelerle tanınan babası edebiyatçı ve gazeteci Yûsuf İ‘tisâmî ile özel hocalardan aldı ve sekiz yaşında şiir yazmaya başladı. 1924’te Tahran’daki Amerikan Kız Koleji’ni bitirdi. Evlerinin edebiyatçıların buluşma yeri olması onun birçok şair ve edebiyatçı ile tanışmasına ortam hazırladı. Okuduğu mektepte bir süre öğretmenlik yaptıktan sonra Tahran Üniversitesi’ne bağlı Yüksek Öğretmen Okulu’nun kütüphanesinde çalıştı. Bu sırada Rızâ Şah Pehlevî’nin sarayında özel hocalık yapmasının istendiği, fakat onun bu teklifi geri çevirdiği söylenir. 1934’te babasının kuzeniyle evlendiyse de beraberlikleri birkaç ay sürdü. Divanı ilk defa 1935’te ünlü şair ve edebiyat tarihçisi Muhammed Takī Bahâr’ın yazdığı girişle basıldı. 1936’da Kültür Bakanlığı tarafından kendisine bir nişan verildi, ancak o bu seçimi yanlış bularak ödülü kabul etmedi. 1938’de babasının vefatı üzerine dış dünya ile ilgisini tamamen kesti ve 5 Nisan 1941’de yakalandığı tifodan öldü ve Kum şehrindeki aile mezarlığında babasının yanına defnedildi.

Pervîn’in kişiliği, felsefî görüşleri, fikirleri, üslûbu ve ahlâkî mazmunlarıyla İran edebiyatında ayrı bir yeri vard
























*https://tr.wikipedia.org/wiki/Turfan

*Turfan veya Turpan (Uygurca: تۇرپان; Turpan; Basitleştirilmiş Çince: 吐鲁番; Geleneksel Çince: 吐魯番; pinyin: Tǔlǔfān), Doğu Türkistan'da tarihi bir vaha şehridir.

… ..

Diğer verilen isimler: T'u-lu-fan, Turfan, T'u-lu-fan-chen, Tufan, T'u-lu-fan-hsien, Tourfan, Lukchun ve T'urfang.[5]

Tarihsel olarak İpek Yolu'nun kuzey güzergahında, o zamanlarda Turfan'ın güneybatısında Korla ve Karashahr Krallıkları ve güneydoğusunda da Karahoca (Gaochang) Krallığı bulunurdu.

Milattan önce, erken 2. yüzyılda Yuezhi'ler veya Rouzhi (Çince: 月支, yuè zhī veya ròu zhī; ayrıca 月氏, yuè shì veya ròu shì), ayrıca tanımlanır Da Yuezhi veya Da Rouzhi (Çince: 大月支, dà yuè zhī veya dà ròu zhī, "büyük Yuezhi"; ayrıca Ta Yuezhi ya da Ta Rouzhi) Xiongnu'lardan doğuya Baktria'ya doğru kaçarlar, sonradan Kuşan İmparatorluğunu kurarlar.



*https://tr.wikipedia.org/wiki/Mutezile

*Mutezile (Arapça: المعتزلة), İslam dininde bir itikadi mezhep. Mutezile, kelime olarak (i'tezele sözcüğünden türeyerek) "ayrılanlar, uzaklaşanlar, bir tarafa çekilenler" anlamına gelir. Büyük günâh işleyen kimsenin iman ile küfür arası bir mertebede olduğunu söyleyerek Ehl-i Sünnet âlimlerinden Hasan-ı Basrî'nin (ö. 110/728) dersini terk eden Vâsıl bin Atâ (ö. 131/748) ile ona uyanların oluşturduğu mezhep bu isimle anılır.[1][2] Mutezile ise kendini "ehlü'l-adl ve'ttevhîd" ("adalet ve tevhid ehli") diye adlandırır.[1][2] Mutezile mezhebinden olan kişiye Mutezili denir. Özellikle kader ve kaza konularındaki yorumları ve inançları nedeniyle İslam dinindeki diğer mezheplerden ayrılmışlardır; ama yine de İslam dininin çoğunluğunu oluşturan mezheplerden, Ehl-i Sünnet, Mutezile'yi İslam dışı saymamaktadır.[kaynak belirtilmeli] Akılcı bir mezhep olan Mutezile, mantık kurallarıyla çelişir gördüğü âyet ve hadisleri Ehl-i Sünnet'ten farklı biçimde yorumlamış ve bu yorumlarında akla öncelik vermiştir. Nitekim Mutezile mezhebi, gerek akla fazla değer vermesi ve özellikle de Abbâsîler döneminde felsefe ile girdiği yakın ilişkiler dolayısıyla barındırdığı felsefi metot ve görüşleri nedeniyle fazlasıyla eleştirilmiştir. Özellikle de nass (ayet veya hadis) ile aklın çeliştiğini düşündükleri noktalarda sıklıkla nassı akla uygun gelecek şekilde yorumlamaları diğer mezheplerde büyük tepki uyandırmıştır. Modern zamanlardaki bazı araştırmacı ve İslam tarihçileri de Mutezile mezhebini akla verdiği önem ve metotları bakımından, çeşitli hususlarda rasyonalist olarak tanımlar.[3] Mutezile mezhebinin kendi içinde barındırdığı beş esası vardır, bu esasların ilki olan ve İslam dininin de ilk esası olan tevhidin bu beş esasın temeli olduğunu öne sürerler.[2] Bazı cemaat ve mezhepler bu düşünceye karşı çıkmıştır.[kaynak belirtilmeli]

Ehl-i Sünnet tarafından kurulan kelâm ilmi hicrî 4. asırdan (miladî 9. yüzyıldan) itibaren ortaya çıkmış olmakla birlikte, bu ilmi ortaya çıkaran etkenler arasında Mutezile'nin ayrı bir yeri vardır. Hatta kelâm ilminin Mutezile'nin öncülüğünde doğmuş olduğu söylenebilir.[kaynak belirtilmeli] Bu mezhep, aynı zamanda iyi bir edebiyatçı ve tefsirci olan Ebü'l-Hüzeyl el-Allâf (ö. 235/850), Nazzâm (ö. 231/845), Câhiz (ö. 255/869), Bişr bin Mutemir (ö. 210/825), Cübbâî (ö. 303/916), Kadı Abdülcebbar (ö. 415/1025) ve Zemahşerî (ö. 538/1143) gibi büyük kelâmcılar yetiştirmiştir.[kaynak belirtilmeli]

Mutezile mezhebinin iman görüşü:

Mutezile'ye göre iman kalp ile tasdik, dil ile ikrar ve amelden oluşur. Buna göre Mutezile inancında kişinin mümin yani "inanan" sayılabilmesi için kalbi ile İslam'a inanması, dili ile bunu beyan etmesi ve hareketleriyle yani amel ile bunu göstermesi gerekir. Aynı iman görüşüne sahip diğer itikat mezhepleri Hariciyye ve Zeydiyye'dir.


Mutezile mezhebinin esasları:

Ana maddeler: Emr-i Bil Maruf ve Nehyi Anil Münker

Mutezile kendi usullerini ortaya koymak için "usul-i hamse" denilen beş esas belirlemişlerdir. Bunlar; Tevhid, Adalet, Va'd ve Vaîd (Söz ve tehdit, kişinin amelinin haliki oluşu), El Menzile beyne'l-menzileteyn (büyük günah işleyenlerin iman ve inançsızlık arasında bir yerde bulunmaları), Emr-i bi'l ma'rûf ve Nehy-i Anil Münker'in farz-ı ayn oluşu olarak sayılabilir[4].[2] Ayrıca Kur'an'ın mahlukiyeti ve aklın nakle üstünlüğü gibi hususlar da mezhep için önemli olan hususlardandır.


Tevhid:

Tevhîd (التوحيد), yani birleme İslam dini akidesinin temeli olan Allah'ın birliğidir. … 

… ..

Adalet:

Söz ve Tehdit:

İki Konum Arasındaki Bir Konum:

Emr-i bi'l ma'rûf ve nehy-i anil münker:

Mutezile ile Ehl-i Sünnet arasındaki farklar:

Yöntem ve felsefenin Mutezile'ye etkisi:



*hilat : Osmanlı döneminde, padişahların, gönül almak ya da ödüllendirmek için bir kimseye giydirdikleri, çok değerli bir kumaştan ya da kürkten yapılmış kaftan.




*Samarra









































12 yorum:

  1. Yazarın (s.55) “Allah, peygamber’in -Selam ve rahmet onun üzerine olsun!- bize bildirdiği gibi, kadınları onlardan haz almamız için yaratmıştır; … ..” ifadesi:
    Konu uzmanları tarafından yorumlanmaya değer. Kuran’da ya da hadislerde bu ifade tam olarak nasıl geçmekte ve anlamı; Yazar Wolfang Günter’in ifadesi ile örtüşmekte midir? sorusu akla geliyor…
    Yazarın vurguladığı üzere; “Peygamberimizin bildirdiği şeklinde başlayan ve “kadınları onlardan haz almak için yaratmıştır … ..” ifadesi eksik kalmış gibi. Belki de; “insan evladını erkek ve kadın olarak birbirinden farklı ama birbirinin eksik taraflarını tamamlayan iki eşit varlık olarak yaratılmış demek daha doğru olacaktır.

    YanıtlaSil
  2. Hallac’ın ders sırasında derinlere gitmiş duygularıyla karışık ve fütursuz bir şekilde ağzından çıkan sözleri aklı selim’in sınırlarını aşmıştı. “Ben ilahî sevgiyi kavradım!”..diye başlayan ifadesi;
    *Belki de aşırı meraklı olmanın,
    *Hayatın anlamını zekâmla çözer ve her şeyi kontrol edebilirim özgüveni,
    *Belki de onun psikolojisini aşan iddiaları olarak değerlendirilebilir.
    *Ya da, makul mantıklı soruların cevabını yanlış kelimelerle ifade etmenin zorluklarını yaşamış olabilir.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Akıllara “şizofren” olabileceği de gelebilir….

      Sil
  3. Tabii ki kitabın yazarının ifadesi ile dile getirilen “bazen ruhunun sonsuz büyüklükte olduğunu hisseder gibi oluyordu. Fakat bunun bir yanılgı olduğunun farkındaydı. Sonsuz olan sadece bir ruh vardı ve o da kâinatı yaratmıştı. “ şeklindeki cümleleri de dikkate almak gerekiyor.

    YanıtlaSil
  4. Yazar Wolfgang Günter, yaratılışı anlamlandırmaya çalışırken felsefi düşüncelerini ifade ediyor. Yüreğik göğsümüzdeki kan pompalayan organımızın ötesinde “ruhu kâinatla örülmüş olan insan denilen varlığın derinliklerindeki cevher “ olarak tanımlıyor.(s.161)

    YanıtlaSil
  5. Romanın sonlarına doğru “ (s. 200) Tanrı ve insan elbette aynı şey değildi. … “ ifadesi konuyu daha fazla karmaşık hale gelmekten kurtarıyor. Aslında, her insanın inanç özgürlüğüne saygı göstermek gerektiğini anlamak ve kabul etmek gerekiyor.

    YanıtlaSil
  6. Hallac’ın mahkeme salonunda devlet görevlisi kadılar heyetinin inançlarla ilgili sorularına verdiği cevaplar itiraz edilemeyecek kadar ikna edici…. bilge bir din adamının sözleri gibi…. ancak devlet yönetimini oluşturan kadıların (devlet yönetimi ile ilgili) siyasi sorularına dürüstlükle cevap vermesi; aynı zamanda yargıç sıfatıyla davaya bakan kadıları eleştirmesi; savunmanın her doğrunun, olduğu şekli ile kelimelerle ifade edilmesinin ortaya çıkaracağı sonuçların ne olacağı tahminlerini doğrulayacaktı…. Mahkeme heyetinden “Devlet işlerine karışmaya nasıl cüret edersin? azarlarına muhatap olmak kaçınılmazdı….

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ardından gelen sözleri de tekrarlamak gerekiyor: “ Buna hakkın olduğunu mu düşünüyorsun? Adalet dağıtmak ve bunun nasıl daha iyi bir şekilde yapılacağını düşünmek sadece ve sadece hükümdar ile vezirlerine aittir.”

      Sil
    2. Durumu özetlemek gerekirse: Kurt kuzu hikâyesinde olduğu gibi; her durumda kurt kuzuyu yemeye kararlı gibi görünüyor…

      Sil
    3. Durum; Yunan bilgesi Sokrates’in sonuna benziyor. İsa Peygamber ve Hz. Muhammed (a.s.) de haksızlıklara maruz kalmamışlar mıydı?

      Sil
    4. Sanki günümüzde yaşanan olayları çağrıştırıyor bu durum. Tarih tekerrür ediyor.

      Sil
    5. Romanın son bölümü; felsefi tartışma konusu olacak kadar değerli. Okuyucularına değer katacak bir eser.

      Sil